fbpx

Derin bir nefes alıp soruyorum sorumu. Alacağım cevabı biliyorum ve çok korkuyorum. Korku, neye yarar ki bu durumda? 

“Yani kalmamı istemiyorsun.”

“Ne istediğimi bilmiyorum, hepsi bu.”

Hepsi bu. 

Yutkunuyorum. Söylediklerini dinliyor ve yalnızca başımı sallıyorum. Evet, haklısın. Çok yoruldun. Söylediklerinin çoğuna cevap veremiyorum. Cevap vermeye çekiniyorum. Konuşursam sesim titrer, belki daha da fazlası olur; ağlarım. Ama ağlamamalıyım, sesim de titrememeli. O, bana elimden bir şey gelmeyeceğini anlatırken başka bir veda anını hatırlıyorum.

“Kendine gel, lütfen. Sen bu değilsin. Sen insanların vedalarına takılıp kalacak biri değilsin. Bundan korkacak biri değilsin.”

Neyim ki ben?

Söz vermiştim kendime. Hiçbir vedanın acısını yüreğimde taşımayacaktım. Korkumu içimde tutmak istedim. O konuşuyor, ben de onaylayıp duruyorum. İlk defa hissettiğim bir şeyi ondan saklıyorum. Acaba biliyor mu? İçimdeki korkuyu, lütfen gitme, diye elini sıkı sıkı tutmak istediğimi… Bir yudum su içip nihayet bir şey söyleyebiliyorum. Hem de sesim hiç titremeden: “Belki zaman sana iyi gelir.”

“Zaman her şeyi çözebilir mi?”

“Bilmem. Çok istersek olur.”

İçimdeki korku, daha da büyüyor. Zaman her şeyi çözebilir mi? Bilmiyorum, o kadar uzun yaşamadım ki ben. Zamanın silemediği tüm izleri düşünmeye başlıyorum tam o anda.

Zamanın silemediği tüm izler. Raif Efendi aklıma geliyor. Münire aklıma geliyor. Zaman onlara iyi gelmedi ki.

Kötü düşünmekten vazgeçtim. Bir yudum su daha ve alelade ağzımdan dökülüveren birkaç cümle:

“Geçmişi değiştiremem. Çok isterim ama gücüm yetmez, biliyorsun. Ama gelecek için pek çok şey gelebilir elimizden.”

Bunun bir anlamı olmadığını söylüyor.

Demek, ne dün vardı, ne yarın! Mazi bir hayal, ati bir hülya idi ve insan ömrü hep bu kısacık anlardan ve belki sadece tek bir andan ibaretti.

Bardağımdaki suyu bitiriyorum. İçimde bir yangın var. Söylemek istediğim onca cümlenin ağırlığı var. Söylemek ne işe yarayacak ki? Yarasa bugüne kadar yarardı. Geçen yılları hatırlıyorum. İlk defa bu noktaya geliyoruz. İlk defa benden uzak olmanın ona iyi geleceğini düşünüyor. Belki de iyi gelir, belki de gidişler hep o gidiştir. Bilemiyorum. Bir şeyleri bilemememin getirdiği bu noktada yine bilemeyişin acısı kavuruyor içimi.

Sonrası klasik; kadere atılan bir yükün ardından gelen kendine iyi bak‘lar, görüşmek üzere’ler… Geleceğin bilinmezliği üzerine birkaç son söz daha; ve kapanış. İşte gidiyor. Üç adım, beş adım, çok adım. Saymayı bırakıyorum, kafam karışıyor. Arkamı dönüyorum. “Şu köşebaşına kadar dayan.” diyorum kendime. Köşeyi dönene kadar tek damla yaş akmıyor gözlerimden. Adımlarım birbirine dolanmıyor. Köşebaşına ulaşana kadar yol uzadıkça uzuyor.

Nefes al. Sakin ol. Nefes al.

Nihayet ulaşıyorum köşebaşına. Komik geliyor halim. Ne oldu yani köşebaşına kadar dayanınca?

Saçmalık. Bütün bunların hepsi saçmalık. Ömür boyu şartlıyoruz kendimizi, şuraya kadar dayan, oraya kadar dayan… Köşebaşlarının hiçbiri bir derde derman olmuyor oysaki. Köşebaşlarının hiçbirinin zamanı geri alma gücü yok. Zaman akıyor. Alabildiğine akıp gidiyor. Hem de öyle acımasız gidiyor ki bazen giderken parça parça seni de götürüyor. Ne gelecek ne şimdi, geçmişi affetmiyor.

Abonelik
Bildir
guest
2 Yorumlar
Eskiler
Yeniler En çok oylananlar
Satır içi yorumlar
Tüm yorumları görüntüleyin

Okuyucuların Beğendiği İçerikler

Birçok kişinin ‘’zor ama maaşı iyi, garanti meslek gibi’’ düşünceleriyle ün kazanmış bir bölüm olan tıp fakültesini size en ince detaylarıyla aktaracağım. Öncelikle fakülteye gelmeden önce kendinizi ilk gün yapılacak çaylak şakasına ve ileri zamanlarda daha siz TUS isimli bölüm seçmenize yarayan sınava girmeden ‘’Sen ne doktorusun? ‘’ veya diş hekimliği ayrı bir bölüm olmasına […]
Yaşanan herhangi bir gün hiç yaşanmasaydı, her şey daha farklı olur muydu? Misal dün hiç yaşanmasaydı veyahut bundan yıllar önce bir gün hiç yaşanmasaydı yine aynı mıydı hayatınız? Kadere inanmak subjektif bir bakış açısı olarak görünebilir ancak hayatın akışı olarak farklı bir yerden durumu ele alabiliriz. Bütün malzemeleri özene bezene kesip, doğrayıp harika bir yemek […]
Herkesin ölmeden görmek isteyeceği bir yer vardır. Yoksa da henüz keşfetmemiştir… Benim için burası Norveç. “Soğuk Cennet” veyahut “Kuzeyin İncisi” denilen bu ülkenin lanse ettiği imajı bir görseniz aşık olmamak elde değil. O yüzden henüz kendi ülkenizi keşfetmediyseniz ileride belki yol arkadaşım olabilirsiniz! Norveç ”Soğuk Cennet” Ülkenin yönetim biçimi anayasal monarşi ve başkenti Oslo‘dur. 385,207 […]
Her kitap ayrı güzel, dünyasına girdikten sonra… Ama bazı başyapıtlar vardır, gerçekten okumak zevk verir. Okudukça içine düşer, yeni bir dünyanın kahramanı olursunuz. Herkes için değişebilecek bir liste… Daha iyisi varsa da ben okuduğum kadarını biliyorum ve bunlar şu an en iyisi! Daha birçok türde konuşulacak kitaplar olsa da üç ayrı türde üç başyapıt derledim, […]

İlgini Çekebilir

“Sisyphus’u gördüm, korkunç işkenceler çekerken: yakalamış iki avucuyla kocaman bir kayayı ve de kollarıyla bacaklarıyla dayanmıştı kayaya, habire itiyordu onu bir tepeye doğru, işte kaya tepeye vardı varacak, işte tamam, ama tepeye varmasına bir parmak kala, bir güç itiyordu onu tepeden gerisin geri, aşağıya kadar yuvarlanıyordu yeniden baş belası kaya, o da yeniden itiyordu kayayı, […]
Bugün 10 Mart 2022. Gülistansız 796. gün “Ne durumdayım biliyor musunuz? Ölüm Allah’ın emri, ölüm dünyada var. Gençlerin ölümü zor ama biz her gün yeniden ölüyoruz. Her gün… Toprağa bile basmaya kıyamıyorum, acaba kızım içinde olabilir mi diye. “ 21 yaşında, Tunceli’de bir üniversite öğrencisiydi Gülistan Doku. 5 Ocak 2020 tarihinden bu yana haber alınamıyor. […]
Bir girişim fikriniz var ve bu alanda bir marka oluşturmak istiyorsunuz ya da henüz küçük bir işletmesiniz ve işletmenizi büyütüp kârınıza kâr katmak istiyorsunuz. İşte bu yolda atmanız gereken ilk adım markalaşmak olmalıdır. Peki marka nedir?                Marka yalnızca kalabalık bir pazarda sizi diğerlerinden ayıran isim, logo ve slogandan ibaret değildir. Markanız insanların sizinle etkileşimde […]
Erkut Taçkın 1940 yılında bir deniz subayının oğlu olarak dünyaya geldi. Babası gibi Deniz Harp Okulu’na giden Erkut Taçkın, okul hayatı sırasında Silahlı Kuvvetler Yüzme Şampiyonu oldu. 1955 yılında Genç Denizciler Orkestrası’na katılarak müzik hayatına başladı. Babasının subaylığından dolayı yurt dışına giden denizcilere plak siparişi verip bunlarla Rock&Roll’u özümsedi. Deniz Harp Okulu Orkestrası ve Erkut […]