İlginizi Çekebilir
  1. Ana Sayfa
  2. *Editörün Seçtikleri
  3. Yağmurlu Bir 2009 Sabahı

Yağmurlu Bir 2009 Sabahı

Hayat güzeldir, geçip gidiyordur ve öyle ya da böyle elbet bir gün bitecektir işte.

POMELO_20190407075315_save

Bazı evlerde yarınlar yokmuşçasına Linkin Park dinlenen günlerden biriydi. Güzel bir pazar günü… Belki de o kadar mutlu hissettiğim son gündü ama 24 saat sonrasına kadar bunu bilmiyordum.

O sabah Türkiye saatiyle sabaha denk gelen Dünya Ralli Şampiyonası yarışı vardı. Abimin televizyonun başına geçip sabah güneşinin aydınlatmadığı odada ev halkını uyandırmadan yarışı izlediğini hatırlıyorum. Biraz zaman geçtikten sonra evde hareketlenmeler başlıyor. Televizyonda yeni açılan kanalda Yüksek Sadakat-Belki Üstümüzden Bir Kuş Geçer çalıyor ve ben uyandığımı belli etmeden sıcak yatağımda yatmaya devam ediyorum. Bir yandan da o güzel şarkıya içimden eşlik ediyorum. Aklımda sınıfıma birkaç ay önce gelen Beyza ve mavi gözleri… Bir hışımla perdeyi aralıyorum, bir yandan da kar yağmaması için dua ediyorum. Kar yağarsa okullar tatil olabilir ve okullar tatil olursa Beyza’yı göremem. Kar yağmamış ama hafiften yağmur yağıyor. Hiçbir sorun yok…

Annem beni uyandırmaya geliyor. Kalkıp elimi, yüzümü yıkıyorum. Hemen kahvaltı masasına… O kadar hızlı yiyorum ki nefes nefese kalıyorum. Çünkü o gün yapmam gereken çok önemli bir iş var. Beyza’nın bana ödünç verdiği “Harry Potter ve Felsefe Taşı” kitabını bitirmem gerek. Böylece ertesi gün kitabı geri verirken kitap hakkında Beyza’yla konuşabilirim ve uzun uzun, mavi gözlerine bakabilirim. Kahvaltımı bitiriyorum ve hemen yatağıma geri dönüp kitaba sarılıyorum. Kalan sayfalara bakıyorum ve akşama kadar aralıklarla okuyarak bitirebileceğime kanaat getiriyorum.

Aradan birkaç saat geçtikten sonra biraz mola verip dışarıyı izlemek için perdeyi aralıyor ve pencereye yaklaşıyorum. Yağmur durmuş, yerler ıslak. Ne de güzel kokuyordur şimdi yağmur sonrası toprak. Bilgisayarım tamirde. Kendime zaman geçirmek için bir şeyler bulmalıyım. Saate bakıyorum ve hemen televizyona koşuyorum. Cedric’in saati gelmiş, kaçırmamalıyım. Daha başlamadan yetişiyorum, ne kadar da mutluyum. Belki de çocukluğun en güzel taraflarından biridir bu; çok küçük şeylerden bile mutlu olabiliyorduk. Cedric bitiyor ve tekrar görevimin başına dönüyorum. O kitap bitecek!

O gün bu düzende geçiyor, akşam oluyor. Soğuk bir pazar akşamı… Çay demlenmiş, kek yapılmış. Evde mis gibi bir koku… Annem yarın beslenme çantama koymak için poğaça da yapmış, hem de en sevdiğimden… Benden mutlusu olur mu hiç! Biraz zaman geçtikten sonra banyoya giriyorum. Beyaz sabun kokusu hala burnumda… Banyodan çıktıktan sonra yeni yıkanmış pijamalarımı giyiyorum. Oturma odasında babam spor programı izliyor. Galatasaray, Kocaelispor’a 5-2 yenilmiş. Belki de o gün ilk defa üzülüyorum ama “Olsun, hafta içi UEFA Kupası maçımız var.” diye kendimi teselli ediyorum. Yavaş yavaş uykum geliyor ama kitabın bitmesine 7 sayfa daha var. Önce çantamı hazırlıyorum. Annem o sırada yarın giyeceğim önlüğü ütülüyor. Annem yeni nevresim sermiş. Koşarak yatağıma atlıyorum. Annem yanaklarımdan öpüyor ve kapıyı kapatıp gidiyor. Gider gitmez kalkıp masama kuruluyorum. Masa lambasının ışığında, kalan 7 sayfayı da okuyorum ve kitabı bitiriyorum. Artık kitabı ilk teneffüste Beyza’ya verebilirim ve kitap hakkında yorum yaparken deniz mavisi gözlerinde bir bulut olabilirim. Tekrar yatağıma dönüyorum ve ağır yün yorgan altında şu an özlemini çektiğim deliksiz uykuya bırakıyorum kendimi.

Beyza… Sınıfta en sağda ikinci sırada otururdu. Bense orta sırada… Sağ tarafıma dönüp ona bakmak, gözlerimiz kesişir diye heyecandan kalbimin küt küt atması o zamanlar en aksiyon dolu eylemim. Hep, sütlü kahveye benzettiğim saçlarına bir kez olsun dokunmak isterdim. Bir de çillerine…

Her çocuğun okuduğu kitapları okumazdım o zamanlar. Belki de okuduğum ve çocuk kitabı diyebileceğim bir tek Kaşağı vardı. O da travmatik etkisiyle ne kadar çocuk kitabı sayılırsa… Sınıfımda neredeyse kitap okuyan başka kimse yoktu. Beyza dışında. Bense yaşımdan büyük kitaplar okurdum. Beyza hep bana okuduğum kitapların konusunu sorardı. Yine sormaya gelsin diye o dönem kaç farklı kitap okudum, sayısını bilmiyorum. Şimdi bile o kadar sık kitap okuyamıyorum. Beyza’nın sırasında Harry Potter ve Felsefe Taşı kitabını görmüştüm. İlk çıkan filmini izlemiştim ama kitabını okumamıştım. Bunu duyunca, kitabı yeni bitirdiğini ve okumam için bana verebileceğini söyledi. Artık sahip olduğum en değerli eşya o kitaptı. Çünkü Beyza’nındı.

Her gün okuldan eve gidince anneme okulda ne yaptığımı anlatırdım. Beyza sınıfa geleli her gün kesin onu anlatırdım. Annem okula gelince uzaktan gösterirdim, hiç bıkmadan: “İşte o, sütlü kahve saçlı olan.”

Sömestr tatili öncesi defterime bir yazı yazmıştı. Sonra çok çirkin yazdım diyerek ağlayıp yazıyı geri silmişti. Gözyaşları deftere akarken ben gözlerinde boğuluyordum. “Bu sınıfta en çok sevdiğim kişi sensin.” demiştim kulağına. O gülüşünü hayatım boyunca unutamam. Onun yazı yazıp sildiği sayfa hala durur. O zamanlar yaptığım diğer her şey çok komik ama o defter sayfası değil. O sayfa hâlâ çok hüzünlü.

23 Şubat 2009. En mutlu uyandığım pazartesi o gün olabilir. Hoş, Beyza’yı tanıyalı, iki günlük hafta sonu tatili sonrası okula gitmek hiç zor olmamıştı. Annem ben uyanmadan kahvaltımı hazırlamış. Hava yeni yeni aydınlanıyor. Bulutlu bir şubat günü… Önlüğümü giydim. Üstüme montumu geçirdim, beremi taktım, sırt çantamı yüklendim ve okulun yolunu tuttum. En değerli eşyam olan o kitabı tabii ki unutmadım. Okula geldim ama hava soğuk olduğu için o gün bahçede sıra olmayacak ve andımız okunmayacak. Sınıfa girdim. Arkadaşlarım yeni yeni geliyordu. Sınıfın kapısı her açıldığında “Beyza geldi.” diye heyecanlanıyordum ama gelmiyordu. En sevdiği renk turuncuydu. Çok sevdiği turuncu bir montu vardı. Turuncu montuyla sınıfın kapısından girmesini bekledim. Arkadaşlarım bir şeyler anlatıyordu ama hiçbirini duymuyordum. Gözüm, kulağım kapıdaydı.

Öğretmenler zili çaldı ve öğretmenim sınıfa geldi. Beyza o gün okula gelmemişti. Sonra bir gün daha. Bir gün daha. Haberlerde gördüğümüz gibi çiçek de koymamıştık sırasına, fotoğraf da. Annem haberin olduğu sayfayı gazeteden kesmişti.

Sınıfın sağ tarafındaki ikinci sıraya kimse oturmadı ondan sonra, ben hiç Harry Potter kitabı okumadım, filmini izlemedim. Ödünç aldığım kitabı geri vermeden, yenisine başlayamadım. “En sevdiğin renk ne?” sorusunu yıllarca “turuncu” diye cevaplayarak ona vefa borcumu ödedim bir parça aklımla yıllarca ama yine de Harry Potter’ı hiç sevmedim. Yarım kalan bir hikayeyi hatırlattı hep bana. Hatırladıkça kalbimde buruk bir his…

Çocuklukta içinde beklentisiz yaşadığımız masumiyeti, herkese karşı korkmadan duyulan güveni, hayatın o zaman oyun gibi gelmesini, sürekli öğrendiğimiz ve gülümsediğimizi, yalansız dolansız ve kirlenmemiş masalları, umut dolu hayalleri, bayramların gerçek olduğu, bir şekerle mutlu olunan günleri özledim. Çocukluğumuzda sevgiler bile gerçekti. Ne kadar çok gülerdik, oynardık, koşardık, şarkı söylerdik, severdik, özlerdik…

Bazı insanlar anlatamaz, yaradılışı böyledir. Kimse sormasın, akıl vermesin diye de derdi yokmuş gibi yapar, anlamazsınız kolay kolay derdi olduğunu. Hem anlatırsa derdi ete kemiğe bürünür. Daha gerçek olur. Biraz da ondan anlatmaz. Belki gitmek isteyip gidememiştir, yapmak isteyip yapamamıştır bir şeyleri ve de yapamayacaktır. Biliyordur. Sıkışıp kalmıştır. Kimsenin bir çözüm sunamayacağını da biliyordur. Ne anlatıp sizi üzer ne de kendini. Hayat güzeldir, geçip gidiyordur ve öyle ya da böyle elbet bir gün bitecektir işte. Çekilen acılar bir gün mutluluğa, huzura erer.

Ben çocukluğumda hiçbir şey düşünmeden erkenden uyuduğum geceleri özlüyorum.

Yorum Yap

Yorum Yap

Yorumlar (1)

  1. Okurken o yıllara döndüm.sevdigim( o yaşta sevmek neyse ) ismi Pakize.hic unutmam yüzünü, güzelliğini.
    İzniniz ile son paragrafı alıyorum.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir