‘’Türkçenin derinliklerine dalınca, gözlerime on sekiz bin evrenden daha yüksek bin evren göründü.’’           (Ali Şir Nevai)

              Hepimizin eğitim hayatında yakından maruz kaldığı Türkçe dersleri eminim ki birçoğumuzu epey bir zorlamıştır. Özellikle de dil bilgisi bölümleri. Zorlanmamızın en büyük sebeplerinden biri daha tam oturamamış dil bilgisi kuralları yüzündendir sanırım. O zaman gelin bu dil bilgisinin geçmişine ufak bir serüvene çıkalım.

              Konumuza başlamadan önce gelin Türkçenin tarihine bir bakalım. Türkçeye dair araştırmalara baktığımızda bu dilin uzun bir süre yalnızca sözlü bir şekilde devam ettiğini görmekteyiz. İlk olarak milattan sonra 3-4. yüzyıllarda rastladığımız Yenisey Yazıtları, Türkçenin ilk yazılı eserleri olma özelliğini gösteriyor. Yani günümüzden 1.600-1.700 yıl önce. Fakat tabii ki dilimizin geçmişi bununla sınırlı değil, çok daha geçmişe gidiyor. Sümerlerin zamanımızdan 5500 sene önceki çivi yazılarında, gud (sığır, öküz) kelimesine rastlaması Osman Nedim TUNA’nın Sümerceye ilgisini başlatmıştır. Bu kelime ile Eski Türkçe ud (öküz) kelimesinin arasındaki benzerlik dikkatini çekmiştir. Bunun üzerine Sümerce okumalar yaparak Türkçe ile arasında 168 kelime benzerliği bulmuştur (Hunlardan günümüze 17 kadar kelime geldiğini göz önünde bulundurursak Sümerlerle -dil açısından- daha yakınız denebilir.). Bu da Türkçenin geçmişini M.Ö. 3500 yıllarına kadar götürmektedir. Osman Nedim TUNA, buradan yola çıkarak yaşayan dünya dilleri arasında en eski yazılı belgeye sahip olan dilin Türkçe olduğunu söylüyor.

Peki Dil Bilgisi Neden Hâlâ Tam Oturabilmiş Değil?

              Giriş ve tarihçe kısmına kısa bir yer verdikten sonra gelelim yazımızın asıl konusuna. Madem Türkçe tarihteki en eski yazılı belgelere sahip bildiğimiz kadarıyla 5500 yıllık geçmişe sahip bir dil, neden dil bilgisi hâlâ tam oturabilmiş değil? Türkçenin ilk dil bilgisi kitabı ve sözlüğü olan Divân-ı Lügat-it Türk (Kaşgarlı Mahmut) 1072-1074 yılları arasında yani ilk yazılı belgelerimizden (Yenisey Yazıtları’nı göz önünde bulundurarak) yaklaşık olarak 600 yıl sonra yazılmıştır. Divân-ı Lügat-it Türk içerisinde 7500’den fazla kelime ve bunları açıklayıcı atasözleri, deyimler ve şiirlere yer verir. Bu bakımdan Türkçenin ilk sözlüğü, antolojisi, ansiklopedisi ve dil bilgisi kitabıdır. Divân-ı Lügat-it Türk’ten alınan bir örnek:

Kaçan görse, anı Türk             Onun Türk olduğunu gördüklerinde
Ayga anıg anıg aydaçı            Derler ki şeref
Muŋar tegir uluglug               
Ve haysiyet buna yaraşır
Munda naru keslinür             
Ondan sonrası bundan mahrum kalır

               Yukarıda bahsettiğimiz 600 yıllık sözlüksüz bir aradan Kaşgarlı Mahmut’un dünyaya armağan ettiği bu eser yüreklerimize bir nebze olsun su serpiyor fakat bundan sonra da tekrar sözlüksüz bir dönem başlıyor. Konumuz gramer olmasına rağmen hep sözlük yazımından bahsettiğimi biliyorum ki fark etmişsinizdir. Bunun nedeni Divân-ı Lügat-it Türk’ten (1072-1074) Osmanlı’nın son zamanlarına kadar böyle bir şeyin tasavvurunun olmamasıdır.

              Benim şahsi görüşüm bu dönemlerde gerek İslamiyet gerekse divan şiiri nedeniyle dilde Arapça ve Farsçaya kayılmasıdır. Selçuklu’nun resmi dili Farsça olduğu için okuma yazma bilen üst tabaka yönetici ve şairler zaten yazı dillerinde Türkçe kullanmıyorlardı. Türkçe konuşan halk da zaten okuma yazma bilmediği için ne dil bilgisi kurallarına gerek duyuyordu ne de böyle bir şeyi yapabilecek donanıma sahipti. Osmanlı’da da durum farklı değildi. Hepimizin aşina olduğu üzere Osmanlı aydınında saf bir Türkçe yoktu. Osmanlı Türkçesi dediğimiz Arapça, Farsça ve Türkçe kelimelerle oluşturulmuş bir üst tabaka dili vardı. Arap alfabesinin kullanıldığı bu dilde Türkçede olan fakat Arap alfabesinde olmayan bazı sesler Fars alfabesinden alınmış, Arapça-Farsça kelimelerle yeni sözcükler türetilmiş, hiçbir dilde olmayan tamlamalar kurulmuştur. Hâl böyle olunca isteseniz bile bir gramer oluşturamazsınız. Osmanlı’nın sonuna kadar ki dil bilgisi/gramer sıkıntılarını açıklayabildiysem gelelim tekrar sözlükçülüğe.

Türklerde Sözlükçülük

               Türklerin sözlük yazarlığında çok iyi olmadığından yukarıda biraz bahsetmiştim. M.Ö. 3500’lü yıllara uzanan yazılı metin geçmişi olan Türkçede ilk defa 1074 yılında bir sözlük yazılmıştı. Bundan sonra ne oluyor, sözlük yazarlığı artıyor mu? Tabii ki hayır. Osmanlı İmparatorluğu döneminde bazen sözlük yazmaya çalışanlar olduysa da ya ‘’Osmanlı Dili(Ahmet Vefik Paşa, 1876)’’ ya da ‘’Diller Sözlüğü (Şeyhülislam Mehmed Esad Efendi, 1735)’’ gibi isimler almışlardır. 1901 yılında Şemsettin Sami’nin ‘’Kamus-ı Türkî’’sine kadar ‘’Türkçenin Sözlüğü’’ yoktu diyebiliriz. Osmanlı’nın son zamanlarına geldiğimizde hem dilde sadeleşme hareketlerinin çoğalması hem de Türkçülük, milliyetçilik gibi akımların etkisiyle Türkçeye verilen önem artmıştır. Yine de başarılı bir sözlük ya da dil bilgisi kitabı ortaya koyulduğu söylenemez.

               Cumhuriyet dönemine geldiğimizde, gerçekleşen dil devrimiyle (12 Temmuz 1932) beraber bu çalışmalara hız verilmiş fakat ilk dil bilgisi kitabımız 1940 yılında anca basılabilmiştir. Bu dönemde Türk Dil Kurumu kurulmuş ve Türkiye’de dil için yetkili kurum olarak kabul edilmiştir fakat yetersiz kaldığı için -alt paragrafta buna değineceğim- bazı başka dernek veya kurumlar da kendi çalışmalarını başlatmıştır (Bkz. Kubbealtı Sözlüğü, Nişanyan Sözlüğü vb).

               Dilimize dair rastladığımız ilk izlerin üzerinden 5500 yılı aşkın bir süre, ilk sözlüğümüzü yazalı yaklaşık 1000 sene olmasına rağmen hâlâ sözlük yazmayı öğrenebilmiş değiliz. Bugün Oxford Sözlüğü her sene kendisini güncelleyip kelime ekleme/çıkarma yapmasına, kelimelerin anlamlarında değişikliklere gitmesine (kullanılmayan anlamları çıkarıp yerine sözcüğün kazandığı yeni anlamları ekliyor) rağmen TDK Büyük Türkçe Sözlüğü’nü en son 2011 yılında güncellemiş.

TDK da maalesef -ülkemizdeki diğer her şey gibi- yıllarca siyasetin etkisi altında kaldığından bazen kelimelerin anlamlarında bazen dil bilgisi kurallarında değişime gitmek zorunda kalmıştır. O sırada başkanı hangi görüşteyse kurallar, anlamlar vs. onun görüşüne göre şekil almış.

               Umarım yakın zamanda bizler de Redhouse, Oxford gibi dünya genelinde kabul gören sözlükler yazabiliriz.

Gaye, bugünkü ve yarınki Türk’ün medeniyetini kucaklayacak en güzel ve en ahenkli Türkçe’dir. (Mustafa Kemal ATATÜRK, 1932)

Hüseyin Recep Demirci içeriklerini beğendin mi? Sosyal medyada takip edin!
Abonelik
Bildir
guest
0 Yorumlar
Satır içi yorumlar
Tüm yorumları görüntüleyin
Hüseyin Recep Demirci içeriklerini beğendin mi? Sosyal medyada takip edin!

Okuyucuların Beğendiği İçerikler

Birçok kişinin ‘’zor ama maaşı iyi, garanti meslek gibi’’ düşünceleriyle ün kazanmış bir bölüm olan tıp fakültesini size en ince detaylarıyla aktaracağım. Öncelikle fakülteye gelmeden önce kendinizi ilk gün yapılacak çaylak şakasına ve ileri zamanlarda daha siz TUS isimli bölüm seçmenize yarayan sınava girmeden ‘’Sen ne doktorusun? ‘’ veya diş hekimliği ayrı bir bölüm olmasına […]
Yaşanan herhangi bir gün hiç yaşanmasaydı, her şey daha farklı olur muydu? Misal dün hiç yaşanmasaydı veyahut bundan yıllar önce bir gün hiç yaşanmasaydı yine aynı mıydı hayatınız? Kadere inanmak subjektif bir bakış açısı olarak görünebilir ancak hayatın akışı olarak farklı bir yerden durumu ele alabiliriz. Bütün malzemeleri özene bezene kesip, doğrayıp harika bir yemek […]
Herkesin ölmeden görmek isteyeceği bir yer vardır. Yoksa da henüz keşfetmemiştir… Benim için burası Norveç. “Soğuk Cennet” veyahut “Kuzeyin İncisi” denilen bu ülkenin lanse ettiği imajı bir görseniz aşık olmamak elde değil. O yüzden henüz kendi ülkenizi keşfetmediyseniz ileride belki yol arkadaşım olabilirsiniz! Norveç ”Soğuk Cennet” Ülkenin yönetim biçimi anayasal monarşi ve başkenti Oslo‘dur. 385,207 […]
Her kitap ayrı güzel, dünyasına girdikten sonra… Ama bazı başyapıtlar vardır, gerçekten okumak zevk verir. Okudukça içine düşer, yeni bir dünyanın kahramanı olursunuz. Herkes için değişebilecek bir liste… Daha iyisi varsa da ben okuduğum kadarını biliyorum ve bunlar şu an en iyisi! Daha birçok türde konuşulacak kitaplar olsa da üç ayrı türde üç başyapıt derledim, […]

İlgini Çekebilir

Birçok kişinin ‘’zor ama maaşı iyi, garanti meslek gibi’’ düşünceleriyle ün kazanmış bir bölüm olan tıp fakültesini size en ince detaylarıyla aktaracağım. Öncelikle fakülteye gelmeden önce kendinizi ilk gün yapılacak çaylak şakasına ve ileri zamanlarda daha siz TUS isimli bölüm seçmenize yarayan sınava girmeden ‘’Sen ne doktorusun? ‘’ veya diş hekimliği ayrı bir bölüm olmasına […]
Her sayının bir anlamı yoktur belki. İnsanlar için önemli veya önemsiz binlerce sayı, binlerce rakam pi sayısının içinde yuvarlanıp gitmektedir. Fakat bu sayının ülkemizde yaşayan her insan için önemli olması gerekmektedir. Önemli olmak zorundadır. Bu sayı Türkiye’deki Hayvanları Koruma Kanunu’nu ifade ediyor. 24 Haziran 2004’ten bugüne kadar aynı şekliyle korunmuş bir anayasa maddesi. 5199’a göre […]
Merhaba. Uzun adı Gemi İnşaatı ve Gemi Makineleri Mühendisliği, kısa adı ise Gemi İnşa Mühendisliği olan bölümümü anlatmaya çalışacağım. Çoğu mühendislik bölümü gibi gemi inşa mühendisliği de içinde matematik, fizik, kimya ve özellikle matematik ve fiziğin alt dallarını içinde barındıran bir bölümdür. Özellikle mukavemet, sayısal yöntemler ve diferansiyel denklemler vazgeçilmez dersler arasındadır. Bu teorik dersleri […]
Mühendisliğin yapı taşı olan makine mühendisliğine bir şans verme zamanı gelmedi mi sizce de? Hakkında bir sürü şaka ve espri yapılmış bu disiplin hayatımızın her dakikasına dahildir. Haydi kısa bir tura çıkalım.  ”Her şey ters gidiyorsa unutma; uçak rüzgârı karşısına alarak yükselir, arkasına alarak değil.” Henry Ford Makine mühendisliği, her türlü mekanik ve enerji dönüşüm […]

Giriş

Bublogta'ya Hoş Geldin

Hadi birlikte içeriyi keşfedelim.
Neredeyse Bitti
Son olarak senden birkaç bilgi isteyeceğiz.