İnsanlar,  tarih boyunca cevap bulamadıkları soruların cevaplarını tanrılara sıfat olarak yükleyerek omuzlarından büyük bir yükü kaldırmayı tercih etmişti. Sorulara cevap bulmakta zorlandıklarında ”tanrının işi” diyerek olaydan kolayca sıyrılmışlardı. Çok eski zamanlarda, insanlık bize göre henüz bilimin eşiğindeyken, gökyüzünde gerçekleşen hava olaylarını açıklayamayınca Zeus’u, depremlerin sebebini çözemeyince Poseidon’u bu olaylardan sorumlu tutarak kolay yolu seçmişti. Başlarına gelen doğal afetlere “Tanrı bizi cezalandırıyor.” diyerek anlam yüklemişlerdi. Peki şu an bu tanrılar nereye gitti?

Artık sismoloji yani deprem bilimiyle birlikte depremlere ana karanın hareketleri ve hareketlerin oluşturduğu basınçlar sonucunda ortaya çıkan fay hatlarının sebep olduğunu biliyoruz, Poseidon’a ihtiyacımız kalmadı demektir bu ya da şimşeklerin bulutlardaki elektrik yüklerinin boşalmasından ötürü olduğunu biliyoruz, bu olayı üstlenmesi gereken bir tanrıya da ihtiyacımız yok artık. Bu yüzden bu tanrılara olan inanç da yitirildi. Tanrıların bir yere gittiği yok çünkü asla gelmemişlerdi. Biz tanrıları yolun sonunda bir cevaba ulaşmış olabilmek için yaratmıştık. Yaratılan biz değil, tanrılarımızdı.

Şu an yaşayan dinlere bakarsanız birçoğunun henüz cevabına ulaşamadığımız sorulara cevabının olduğunu fark edersiniz. En basitinden bakarsak; yüzyıllardır felsefecilerin, bilim insanlarının cevabını bulamadığı “Ben neden varım? Benim yaratılış amacım ne?” sorusuna çoğu dinn cevabı vardır. İslam’a göre insan sınanmak için yaratılmıştır, dünya insanlık için bir sınav yeridir. Hristiyanlık’a göre ise insan ise bir nevi kendini tanrıya affettirmek için vardır. Dünyaya gelmeden önce Adem ve Havva’nın işlediği suçtan temizlenip tekrar tanrılarıyla sevgi bağı kurmak için vardır. Başka bazı dinlerde ise var olmamızın farklı sebepleri vardır.

İnsan hayatı boyunca belki de farkında olmadan binlerce soru sorar ve kendine hep bir cevap arar. Cevapsız bir soru devamında hoşnutsuzluk, huzursuzluk ve belki bunalımı getirir. İnsanlık tarihinin başından beri dinler, huzursuz insanların huzura ermesi için kendilerine bulduğu cevaplardır. Bir şeye inanmanın insana huzuru getirmesinin sebebi yanıtsızlıklara yanıt olmasıdır. Çok çok eski zamanlarda hastalıklara şifayı tanrılarda arayan insanlık şu anda öncelikli olarak mabetlere gitmek yerine hastanelere gidiyor çünkü doktorlardan tanrılara göre daha hızlı dönüt alacaklarını biliyorlar.

Yine de bilim ne kadar ilerlerse ilerlesin, ne kadar sorularımıza cevap olursa olsun dinlerin daima alıcısı olacaktır. İnsanlar, manevi olarak yalnız olmadığını hissetmek isterler. Bir sonuca ulaşmasa da zor zamanlarda sırtını yaslayabilecekleri, güvenebilecekleri “Tanrı” figürü, çoğu insanın hoşuna gider. Bu yüzden din tüccarları da işlerini asla kaybetmeyecektir. İnsanların saf duygularını kullanmak için insanlığa sürülen dinler asla tarihe karışmayacaktır. Bazı tanrılar bizi terk etse de yenileri daima ardımızda olacaktır. Bu yüzdendir ki dinlerin kusurlu tarafları vardır, yaratıcıları kusurlu insanlardır çünkü. Kusursuz, bir bedene ihtiyacı olmayan tanrı tıkır tıkır işleyen bir evreni yaratabiliyorken nasıl olur da pürüzlü dinler yaratabilir? Evreni yaratmak, mantıklı sorulara cevap bulunamayan bir din yaratmaktan daha mı kolaydır?

“Ne saçmalıyorsun sen, ne pürüzü?” diyor olabilirsiniz. Ülkemizde en yaygın olan İslam dininden örnekler sunacağım size çünkü diğer semai dinlerden verdiğim örneklere karşı  “O din değiştirilmiş, üzerinde oynanmış.” diyeceğinizi biliyorum. 1400 yıl önce, ataerkilliğin toplumlarda şimdikinden daha yaygın ve normal görüldüğü dönemlerde inen İslam dinine göre mirasta kadın ve erkeğin payı eşit değildir. Erkeğin kadından üstün görüldüğü devirde bu gayet normal iken şu anda oldukça şaibeli bir durum. Tanrının işinde şaibeye yer olmamalı diye düşünüyorum. Veyahut cennet, cehennem ve Allah’ın adaleti de şaibelidir. İnananlar “Allah’ın adaletine güveniyorum.” derler lakin Allah’ın adaletine göre küçük kız kardeşine tecavüz ederek öldüren ensest, pedofili, katil, tecavüzcü, Müslüman birisi cezasını çektikten sonra cennete girmeye hak kazanır, inançsız bir kişi ise hayatı boyunca tek bir kötülük yapmamış, sadece iyilik yapmış olsa dahi inançsız olduğundan dolayı cennete asla giremeyecektir. Bunu durumun adaletli olduğunu sanmıyorum. Allah’ın böyle bir adaletsizliğe izin vereceğini de sanmıyorum.

Böyle konuştuğumda insanlar benim tanrıya inanmadığımı düşünürler oysaki ben iddialı cümleler kurmuş olsam da yaratıcı yoktur cümlesini hiç kurmadım. Ben tanrının varlığını reddetmiyorum, dinlerin varlığını reddediyorum. Bir yaratıcının var olduğunu düşünüyorum hatta ben bu yaratıcının sanılanın aksine ilahi güçlere sahip olmama ihtimalini de kabul ediyorum. Beyaz laboratuvar önlüklü bir bilim insanının veyahut bir yazılımcının yaratıcımız olma ihtimallerini de göz önünde bulunduruyorum, tıpkı ilahi güçlere sahip bir tanrının olabileceğini de düşündüğüm gibi. Peki neden inanıyorum biliyor musunuz, çünkü insan aklının bazı şeyleri düşünmekten aciz olduğunu biliyorum. Sonsuzluk kavramı gibi bazı şeyleri zihnimiz tam olarak kavrayamıyor ve bu tür şeyleri kavrayamayan basit insan zihninin “yaratıcı bir gücü” kafasında kurabilmiş olması bana olağanüstü geliyor. Bilmiyorum, belki de tıpkı diğer insanlar gibi bir şeylere inanmaya ihtiyacım olduğundan bu sebebi sunuyorum kendime.

Uzun lafın kısası, asıl tanrı bir yerlerde var olmaya devam ederken, belki de yok, tüccarların yarattığı tanrılar bizi zaman içerisinde terk ediyor, terk eden tanrıların ise yenileri aynı hızda bu boşluğu doldurmaya devam ediyor. Siz siz olun, bu tüccarların alıcısı olmayın. İnandığınız dininizi araştırın ve tanrının yarattığı pürüzsüz evrene uyan, tanrı gibi kusursuz bir varlığa yakışan pürüzsüz bir din olduğu kanısına vardığınız dine inanın ya da inanmayın.

Gerçi tanrının kusursuz olduğundan da emin değiliz ama orası ayrı bir konu. 🙂

Büşra içeriklerini beğendin mi? Sosyal medyada takip edin!
Okuyucularımız bu yazıyı çok sevdi.
Yorumları göster Yorumları gizle
Yorumlar Tanrılar Nereye Gitti?
  • 3 Ekim 2020

    Bilim kurgu kategorisinde güzel bir yazı olurmuş

    Cevapla
  • 25 Aralık 2020

    Sevgili Büşra,
    Yazın gerçekten güzel olmuş ve içindekileri aktarmışsın bir kaç şey de ben söylemek isterim. Varoluş sancısı insanın doğumundan ölümüne kadar olan sürede farkı olsun veya olmasın beyninin içerisinde bir yerdedir. Tıpkı yazdığın gibi tarihteki mitler, dinler, inançlar adına ne dersek diyelim cevabını bilmediğimiz sorulardan kaçınmamıza yardım etmiştir. Yıldırım düştüyse Zeus, Tsunami olduysa Posedion, ölümden sonra Anubis ve Osiris, belki de Valhalla gideriz? Bunlar tamamen insanların hayal güçlerinden ibaret ancak bir çoğumuz bunu kabul etmiyor çünkü varoluş obsesyonu ile uğraşmak hem zihnen hem de bedenen büyük bir yük. Bu yükten kurtulmak için bu yolu seçmek mantıksız da değil aslında. İnançlarda evrimin bir parçasıdır. Evrim organizmaya bedensel ve zihinsel olarak zarar veren bir süreci kendisinden uzaklaştırır.

    Ayrıca bizde kendi web sitemizde mitoloji, felsefe ve tarih hakkında yazılar paylaşıyoruz. ilgilenirsen bekleriz.

    Sevgilerle Can

    Cevapla

Bir yanıt yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Attach images - Only PNG, JPG, JPEG and GIF are supported.

Büşra içeriklerini beğendin mi? Sosyal medyada takip edin!

Okuyucuların Beğendiği İçerikler

 << Vuslat-I Okumak için tıklayın. Ayrılamadım bir süre oradan. Mıhlanmıştım adeta oturduğum yere. Güneş gitmişti, çalan şarkı yerini bir başkasına bırakmıştı, zaman kimseyi beklemeden akıp gidiyordu. Ben ise bir ağacın altında oturmaya devam ediyordum. Yoktu bir sebebi. Yine Güneş’imi düşünmüştüm, yine güneşe veda etmiştim ve nihayetinde yine bir başımaydım. Yine yalnızdım. Onca düşünceyle savaşmak öyle […]
”Anne, ben çıkıyorum. Ne zaman gelirim, bilmem. Geç kalırsam bekleme, uyu tamam mı?”Kapının ağzından seslenmiştim anneme. Neye, nereye, kime gittiğimi ben bile bilmiyordum o an. Sadece gitmek, kaçmak, uzaklaşmak istiyordum. Neyden, kimden? Var olan herkesten, her şeyden… Kendimden bile… Nereye gittiğimi bilmeden çıkmıştım ancak karar vermem uzun sürmemişti. İşin aslı, gittiğim yer hiç değişmemişti. Güneşi […]
”Yine mi altını ıslattın? Bıktım senden. Nedir bu çektiğim çile? Bitmek bilmiyor!” 11 yaşımdayken en sık duyduğum cümleleri okudunuz az önce. ”11 yaşında altını mı ıslatıyordun?” demeyin hemen. Büyümemiştim ki ben. Büyüyememiştim. Korkumdan, endişemden, hissettiğim suçluluk duygusundan uyuyamazdım çoğu gece. Bazen minik bedenim yorgunluğuma dayanamazdı da sızar kalırdım çekyatta. O zaman da altımı ıslatırdım işte. […]
Zeynep KUŞ ve Hüseyin Recep DEMİRCİ ortak çalışmasıdır. Mustafa S. Kaçalin, 1957 İstanbul doğumludur. Rize’nin Çamlıhemşin ilçesine bağlı Çayırdüzü köyünden göç etmişlerdir. 1972 yılında girdiği Hasköy Lisesi’nden 1975 yılında mezun oldu. 1976 yılında başladığı lisans eğitimini İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde 1980 yılında tamamladı. Doktorasını aynı bölümde Prof. Dr. Muharrem ERGİN’in […]

İlgini Çekebilir

SAÇ ÖRGÜSÜ Kitap Adı: Saç Örgüsü Orijinal Adı: La Tresse Yazar: Laetitia Colombani Çeviri: Gülşah Ercenk Yayınevi: Yan Pasaj Yayınevi Sayfa: 188 Baskı: 2020 Tür: Roman İtalya, Kanada ve Hindistan… Üç farklı ülke… Smita, Giulia ve Sarah… Üç farklı kadın… Bu üç kadın, üç farklı kıtada, üç farklı hayat yaşıyorlar. Birbirlerinin varlıklarından bile haberleri olmayan […]
“Doğurup doğurup bir köşeye fırlattığın şeylerin çocuğun olduğunu görmüyor musun?” Hayatımda bir kez olsun bütün cesaretimi toplamış ve bunu da anneme başkaldırabilmek için harcamıştım. Ancak yüzümde ateşten çıkan bıçağın acısı gibi hissettiğim bir acıyla savrulmam alabileceğim en iyi cevap olmuştu. “Sizi bir babanız dahi olmadan, ellerimle ben, yalnız ben büyütmedim mi? Bir de ablaları olacaksın, […]
Başka olur Anadolu’da kış… Yaşamlar da farklıdır tıpkı yüzler gibi. Havalar sert, soğuk ve yıkıcıdır. Ama yüzler, gönüller bir o kadar içten ve samimidir. Anadolu’da hayatın her anı engellerle doludur ama o engelleri aşmak için insanlar ellerini, tırnaklarını, kuvvetlerini kullanırlar. Aldıkları her soğuk hava ciğerleri yakar ama inandıkları yoldan dönmezler, işlerini asla yarım komazlar. Kar […]
Sağa sola koşturan insanlar, geçim derdine düşmüş, değerlerini kaybetmiş insanlarız bizler. Gün geçtikçe dini ve millî bütün değerlerimizi kaybediyoruz fark etmeden ya da yenilenen, değişen dünya döngüsü bizi bu yöne itiyor mu dersiniz. Evet evet! Bence de öyle, teknoloji geliştikçe yeni dünya düzeniyle biz insanlar da değişmeye başladık sanırım. Yerimizi robotların almasından korkarken sanki robotlara […]
 << Vuslat-I Okumak için tıklayın. Ayrılamadım bir süre oradan. Mıhlanmıştım adeta oturduğum yere. Güneş gitmişti, çalan şarkı yerini bir başkasına bırakmıştı, zaman kimseyi beklemeden akıp gidiyordu. Ben ise bir ağacın altında oturmaya devam ediyordum. Yoktu bir sebebi. Yine Güneş’imi düşünmüştüm, yine güneşe veda etmiştim ve nihayetinde yine bir başımaydım. Yine yalnızdım. Onca düşünceyle savaşmak öyle […]

Giriş

Bublogta'ya Hoş Geldin

Hadi birlikte içeriyi keşfedelim.
Neredeyse Bitti
Son olarak senden birkaç bilgi isteyeceğiz.