fbpx

Tanrı bizi nasıl sever? Koruyarak mı? Rüyalarımızda bizi uyararak mı? Hayatımıza soktuğumuz insanların bize yaptığı iyiliklerle mi yoksa onlarda hissettiğimiz sıcaklıkla mı? Bizimle karşılaştırdığı insanlarla mı? Tanrının bizi sevdiğine nasıl inanırız, bu mümkün müdür? Bize sunmuş olduğu nimetlerle mi yoksa hislerimizin yanılmadığını düşünüp o şekilde mi tanrıya inanırız? Ya da tanrı bizi sever mi?

Düşünme gücümüzün, sorgulama ve merak duygularını harekete geçirdiğini biliyorum. Her şekilde varoluş nedenimizin sorgulayıp öğrenmek olduğunu okuduğum kitaplardan öğrendim. Eskiye oranla şimdi fikirleri belirtmek ve düşünceleri korkmadan söylemek daha kolay. Önceden nice günlüklerde söylenemeyen ifadeler saklıydı, kim bilir? Şimdi korkmadan, çekinmeden söyleyebilmek veya kimin kimi onayladığı çok önemli gibi görünmüyor. Süslü ifadelerle insanın aklını çelen yazarlardan, üç kelimeyle tüm kitabı anlatan yazarlara kadar her şeyi okuyan insanlar var. Okumak eylemini hayat felsefesi hâline getirerek kelimelerle nefes alanlar var. Fikirleri güçlendiren okumak, araştırmak, görüp anlamak değil midir?

Rüyalar görürüz ve bu rüyalarda uçtuğumuzu, dans ettiğimizi, bir boşluktan düştüğümüzü, sevdiklerimizi kaybettiğimiz gibi birçok anı zihnimizde dolanır. Hiçbiri gerçek değildir ama gerçek gibi hissederiz, orada bulunmuş ve yaşamışız gibi. Eğer zihnimiz bizlere bunun gibi bir gerçekliği sunuyorsa varlığını hissettirecek daha birçok olayı da yaşatır. Üzgün olduğumuz zaman bunu nasıl ortadan kaldırabileceğimizi düşünürken sarf ettiğimiz çabayla, onunla yaşamayı arzuladığımız çaba aynıdır. Oysaki fikirler değişir azizim, hislere ortak olan düşünceler değişir. Şimdi ulaşılması kolay yerlerden bizlere yapabileceğimizi haykıran laflar ediliyor ama hangisi doğru ya da yapılması mümkün şeyler bilemiyoruz.

Eski zamanlarda insanlar verimli olabilmek için gündüzü beklerlermiş, gecenin sağladığı imkânlar elektrik yoksunluğundan dolayı pek fazla değilmiş. Yoksulluk ve açlıkla sınanan şehirdeki vatandaşlar hayat mücadelesi ve geçim sıkıntısından ziyade yaşayışı sürdürmekmiş tek gayeleri. Aralarından istisnai kimseler de var elbette ama çoğunluk böyleymiş, hayatını sürdürmek isteyen dilenir ya da tanıdıkları vasıtasıyla bir işe girerek geçimini sürdürürmüş. Elbette aklını ve yeteneklerini konuşturan insanlar da varmış ama onların harcadığı çaba günümüze oranla daha da zorlayıcıymış. İnsanlar o zamanlarda müşkül vaziyette ve umudu kenara iterek varlığını sürdürürmüş. O zamandan bir çocuk tanıyorum, benim zihnimin bir kurgusu sadece ama nedense varlığını hisseder gibiyim. Her şeyde doğruluk aramamak gerekli, öyle değil mi? Bazen yalancılara da bağlanır insanlar.

On iki yaşlarında paskal, perişan vaziyette bir erkek çocuğu. Ayağındaki pabucu eskimiş, kullanılmaktan incelmiş bir paçavra misali yer yer yırtık. Elinde o dönemin gayet aktif bir şekilde kullanılan kütüphanesinden aşırdığı ciltli bir kitap var. Bu kütüphaneye üniversitenin değerli akademisyenleriyle beraber yüksek mevkiden gelen ailenin çocukları girebiliyor. O zamanda elektrik yok, ışıklar belirli yerlerde kullanılıyor ve aydınlık yerler kısıtlı. Çocuk kitabı paçavra benzeri gömleğinin içine sakladı ve onu diğerlerinden sakındı. Harabe evine giden taşlı yollarda erler nöbette, her yeri karış karış aramakta. Bilgiyi kaçıran ve kullanan herkes tutuklanmakta. Buna rağmen çocuk bu kitabı kütüphaneden kaçırmayı başarıyor. Kütüphanenin geniş kapısından çıkan öğrencilerinden birinin çantasından alıp kaçıyor, arkasına bile bakmıyor; onu gören oldu mu olmadı mı bilmiyor bile.

Karanlığın bir gölge gibi düştüğü o dönemde parlak bir ışık gezinir vaziyette. Çocuk o ışığı ceketinin cebinden çıkarıyor ve okumaya başlıyor. Sönen her bir ışığın yerini yenisinin aldığı dünyada gitgide daha büyük ışıklar parlamaya başlıyor. Zaman devriliyor, sanki domino taşları gibi nesilden nesile aktarılıyor.

Uzaklardan onu korumak için bir el beklemekte, sanki bu çocuk o elin üzerinde yürüyor gibi rahat ve sakin. Korkacağı her şey arkasına saklanmış gibi. Neler olduğunu görmüyor ama peşinden gelenlerin başına bir iş geldiğini biliyor, umursamıyor çünkü o olduğu yerden memnun hâlde.

Bazen gökyüzüne baktığında veya etrafını kolaçan ettiğinde hiçbir şeyin tehlikede olmadığını bilirsin. Kalbin güvende hissettiğinde bir sonraki adımına devam edersin. Tanrı avuçlarının içinde her birimiz için bir şeyler saklıyor, seçeneklerimiz değiştiğinde belki de yolumuz değişiyor. Nefesimiz sonlanmadan evvel göreceğimiz çok şey vardır belki de. İnsan bedeni büyür, bu beden büyürken beraberinde zihnin de bir şeylerden faydalanması gerekir. Bize ışık tutulan her yolu takip etmek yerine kendi ışığımızı yaratmamız gerektiğini bilen bir zihnimiz var.

Her şeyin bir anlamı olmadığından eminim artık. Bazı şeyler için sebep aramaktansa kendi sebeplerimi oluşturmaya başladım. Açılan her bir ışığın sonunda o çocuk gibi gözleri parlayan onlarcasına şahit oldum ve olmaya devam ediyorum. Tanrı bizi koruyor, evet ama neyden ve kimden? Işıklarını kapatmışlardan sakınıyor, karanlığına yenik düşerek daha büyük karanlığı kendine evlat edinenlerden. Sözcükleri hakaret sayarak onları güçsüzleştirenlerden, oysaki sözcüklerin kuvvetiyle iyileşebileceklerken. Hayatında bilgiyi yoksulluk sayarak eleştiriyi kendine borç bilenlerden sakınıyor. Böylece devam eden dünyada neyin doğru neyin yanlış olduğunu sorgulayarak yaşamaya devam ediyoruz.

Neşe Apaydın içeriklerini beğendin mi? Sosyal medyada takip edin!
Abonelik
Bildir
guest
0 Yorumlar
Satır içi yorumlar
Tüm yorumları görüntüleyin
Neşe Apaydın içeriklerini beğendin mi? Sosyal medyada takip edin!

Okuyucuların Beğendiği İçerikler

Birçok kişinin ‘’zor ama maaşı iyi, garanti meslek gibi’’ düşünceleriyle ün kazanmış bir bölüm olan tıp fakültesini size en ince detaylarıyla aktaracağım. Öncelikle fakülteye gelmeden önce kendinizi ilk gün yapılacak çaylak şakasına ve ileri zamanlarda daha siz TUS isimli bölüm seçmenize yarayan sınava girmeden ‘’Sen ne doktorusun? ‘’ veya diş hekimliği ayrı bir bölüm olmasına […]
Yaşanan herhangi bir gün hiç yaşanmasaydı, her şey daha farklı olur muydu? Misal dün hiç yaşanmasaydı veyahut bundan yıllar önce bir gün hiç yaşanmasaydı yine aynı mıydı hayatınız? Kadere inanmak subjektif bir bakış açısı olarak görünebilir ancak hayatın akışı olarak farklı bir yerden durumu ele alabiliriz. Bütün malzemeleri özene bezene kesip, doğrayıp harika bir yemek […]
Herkesin ölmeden görmek isteyeceği bir yer vardır. Yoksa da henüz keşfetmemiştir… Benim için burası Norveç. “Soğuk Cennet” veyahut “Kuzeyin İncisi” denilen bu ülkenin lanse ettiği imajı bir görseniz aşık olmamak elde değil. O yüzden henüz kendi ülkenizi keşfetmediyseniz ileride belki yol arkadaşım olabilirsiniz! Norveç ”Soğuk Cennet” Ülkenin yönetim biçimi anayasal monarşi ve başkenti Oslo‘dur. 385,207 […]
Her kitap ayrı güzel, dünyasına girdikten sonra… Ama bazı başyapıtlar vardır, gerçekten okumak zevk verir. Okudukça içine düşer, yeni bir dünyanın kahramanı olursunuz. Herkes için değişebilecek bir liste… Daha iyisi varsa da ben okuduğum kadarını biliyorum ve bunlar şu an en iyisi! Daha birçok türde konuşulacak kitaplar olsa da üç ayrı türde üç başyapıt derledim, […]

İlgini Çekebilir

“Sisyphus’u gördüm, korkunç işkenceler çekerken: yakalamış iki avucuyla kocaman bir kayayı ve de kollarıyla bacaklarıyla dayanmıştı kayaya, habire itiyordu onu bir tepeye doğru, işte kaya tepeye vardı varacak, işte tamam, ama tepeye varmasına bir parmak kala, bir güç itiyordu onu tepeden gerisin geri, aşağıya kadar yuvarlanıyordu yeniden baş belası kaya, o da yeniden itiyordu kayayı, […]
Bugün 10 Mart 2022. Gülistansız 796. gün “Ne durumdayım biliyor musunuz? Ölüm Allah’ın emri, ölüm dünyada var. Gençlerin ölümü zor ama biz her gün yeniden ölüyoruz. Her gün… Toprağa bile basmaya kıyamıyorum, acaba kızım içinde olabilir mi diye. “ 21 yaşında, Tunceli’de bir üniversite öğrencisiydi Gülistan Doku. 5 Ocak 2020 tarihinden bu yana haber alınamıyor. […]
Bir girişim fikriniz var ve bu alanda bir marka oluşturmak istiyorsunuz ya da henüz küçük bir işletmesiniz ve işletmenizi büyütüp kârınıza kâr katmak istiyorsunuz. İşte bu yolda atmanız gereken ilk adım markalaşmak olmalıdır. Peki marka nedir?                Marka yalnızca kalabalık bir pazarda sizi diğerlerinden ayıran isim, logo ve slogandan ibaret değildir. Markanız insanların sizinle etkileşimde […]
Erkut Taçkın 1940 yılında bir deniz subayının oğlu olarak dünyaya geldi. Babası gibi Deniz Harp Okulu’na giden Erkut Taçkın, okul hayatı sırasında Silahlı Kuvvetler Yüzme Şampiyonu oldu. 1955 yılında Genç Denizciler Orkestrası’na katılarak müzik hayatına başladı. Babasının subaylığından dolayı yurt dışına giden denizcilere plak siparişi verip bunlarla Rock&Roll’u özümsedi. Deniz Harp Okulu Orkestrası ve Erkut […]