Yarım yamalak açtığım gözlerimi duvardaki saate çevirdim. Güneşin doğmasına yakın bir vakitte uyanmıştık yine. Hava henüz kapkaranlıktı, aymamıştı gün. Gerçi o günden sonra bir daha hiç aymayacaktı benim günüm, henüz bilmiyordum.

Kümesteki horozlar ötmeden uyanırdık biz Cevdetle. Uykusuna düşkün insanlardık ama şımarabileceğimiz bir hayatımız yoktu. O yüzden de hiç söylenmeden vaktinde kalkar, güne uykulu ama huzurlu başlardık. Hayatlarımız ne denli zor olursa olsun, sevgimiz her şeyi iyileştirmeye yeterdi, biliyorduk.

Cevdet’in işe gitmesine az bir zaman kalmıştı. Telaşla ona döndüm ve birkaç defa seslendim. Uyandığını görünce de aceleyle yataktan çıktım. Cevdet kendine gelmeye çalışırken elimi ve yüzümü yıkadım. Hızlıca günlük kıyafetlerimi giydim. Ardından işe gitmek için hazırlanan Cevdet’i odada bırakarak mutfağa geçtim. Çaydanlığa su doldurup ocağın üstüne bıraktım, dolaptan peynir ve zeytin çıkardım. Çok sevdiği kiraz reçelinden de çıkarmayı unutmadım. Kendi ellerimle yapmıştım sırf o çok seviyor diye. Sofrayı serdim yere, tabakları dizdim, bir de çay bardaklarını ekledim. Birkaç yufka ekmeği çıkardım ve çayı demledim.

Sonra Cevdet girdi içeri. Gözlerinden yorgunluk akıyordu adeta. Gözlerinin altı tüm tükenmişliğini gösteriyordu bana. Buna rağmen hep gülerdi Cevdet. Hiçbir zaman olumsuz olana odaklanmaz, hep bir şekilde iyi olanı görür, seçer, alırdı. Mümkün olabilecek en güzel şekilde ”Günaydın Didar’ım.” dedi. O öyle söyleyince yani ”Didar’ım” deyince benim içim bir hoş olurdu her seferinde. Utanırdım, hoşuma da giderdi tabii. Cevdet utandığımı fark edip evde dolanmaya başlardı beni daha da utandırmamak için. Çayın demlenmesini beklerken bütün gün yorulmayacakmış gibi evde gezinirdi. Yanık sesiyle bir de türkü tuttururdu, yüreğime dokunurdu sesi.

‘Ayrılıktan zor belleme ölümü, ölümü
Görmeyince sezilmiyor Mihriban.

Çok severdi Mihriban’ı. Anlayamazdım o zamanlar sebebini ancak bir kere bile sormayı akıl etmemiştim. Her sabah, içime işleyen sesiyle söyler, sonra da usul usul sofraya gelirdi. O gün de öyle oldu. Nihayetinde oturup da kahvaltımızı etmiştik. Sessizdik o sabah. Ne o tek kelime ediyordu ne de ben. O esnada güneş doğdu, içerisi aydınlandı, Cevdet’in neşesi daha da arttı. Çok severdi gün ışığını. Belki de böyle çok sevdiğinden mahrum kalırdı ya, kim bilir?

Öyle çok vakti olmadığından fazla oyalanmazdık sofrada. Cevdet, hızlı hızlı yemişti o gün de. Ben, yufkaya önce tereyağı sonra da reçel sürerdim, Cevdet’e verirdim. Çok severdi, küçük bir çocuğun heyecanını görürdüm içinde. Ancak o sabah, ona reçelli yufka bile veremedim. Öyle hızlı geçti zaman, yetemedi bize.

Yufkanın elinde bıraktığı unu silkeleyip ayaklandı Cevdet. Tabii ben de… Akşamdan kalan yemekleri sefer tasına koydum, tutuşturdum eline. Minnetle gözlerime baktı, teşekkür etti. Servisinin geleceğini hissetmiş olsa gerek, ”Allah’a emanet ol, Didar’ım. Hakkını helal et.” dedi buruk sesiyle. Her sabah olduğu gibi yine helalleşiyorduk. Her sabah olduğu gibi, yine kocamı kendi ellerimle ölüme yolluyordum. Gözlerim doluverdi o an. Cevdet hiç dayanamazdı ağlamama, sıkıca sarılırdı bana. Öptü birkaç defa sırf yüzüm biraz olsun güler diye ama o gün içimde bir sıkıntı vardı. Gülemedim ben o sabah. Ufacık bir tebessüm bile edemedim. Gitmesin istedim, benimle kalsın istedim ama para kazanması gerekiyordu. Hayatımızı ancak bu şekilde sürdürebilirdik, biliyordum.

Helalleştik, her gün olduğu gibi. Sonra Cevdet, avluda attığı adımların ardından kapının önünde onu bekleyen servise ulaştı. Son defa dönüp baktı bana. Gülümsüyordu, hep olduğu gibi gülümsüyordu. El salladım kalbimdeki sıkıntıyı görmezden gelip. O servis, benim Cevdet’imi alıp kömür madenine götürdü.

Yerin altında çalışıyordu. Güneşten mahrum kalarak günün sekiz saatinde eve ekmek getirebilmek için canhıraş bir şekilde çabalıyordu. Aslında, hiç sevmezdi karanlığı. Dedim ya, asıl gün ışığını çok severdi Cevdet. O yüzden de işini hiçbir zaman sevmedi. Bir gün bile sevmedi ama her sabah gülümseyerek gitti oraya. Çünkü ”bizim” için çabalıyordu, yetiyordu bu ona. Biliyordum.

Cevdet’i işe gönderdikten sonra avluyu süpürdüm, hayvanların yemlerini verdim. Yorulunca bir süre örgü ördüm. Henüz ilkbahardaydık ancak buranın ayazı pek fena olurdu. Şimdiden kazak örmeye başlamıştım Cevdet için. Narin birisiydi, üşütürdü hemencecik. En kalın yün iplerle örerdim kazaklarını. Giydiği zaman ”Ellerine sağlık, güzel yüzlüm.” der, saçlarıma bir öpücük bırakırdı. Sırf bunun için bile yüzlerce kazak örebilirdim ben ona.

Akşama doğru yemek yapmak için mutfağa geçtim. Cevdet çok sevdiği için taze fasulye yaptım, yanına da az da olsa pirinç pilavı yapmayı unutmadım. Gelmesine yakın bir vakitte de ayran yaparım diye düşündüm. Günün yorgunluğunu bedenimde hissedince pencerenin önündeki koltuğa attım kendimi. Bacaklarım yorgunluktan sızlıyordu, ayaklarımın altı da zonkluyordu ama mühim değildi. Cevdet için, bizim için bir şeyler yapıyor olmak sadece bedenimi yoruyordu ancak ruhumu olabildiğince besliyordu. Halimden şikayetçi değildim, hatta öyle memnundum ki dünyaya bir daha gelsem yine Cevdet’i arar, bulurdum ve hayatıma onunla devam ederdim.

Bakışlarımı dışarıya çevirdim, yolu seyretmeye başladım. Yol dediğime de bakmayın, köy yerinde ne yolu olacak? Yol demeye bin şahit ister ama servis orada bırakıyordu Cevdet’i. O yüzden her gün işlerimi bitirip Cevdet’in gelmesine yakın vakitte pencerenin önünde onu beklerdim. Cevdet de bunu bildiğinden servisten iner inmez bakışlarını pencereye yani bana çevirirdi. Gülümserdik birbirimize, hevesle el sallardık. Ardından ben evin içinde kapıya doğru koşardım, Cevdet de avlunun içinde… Gözlerimden öperdi, ”Bugün de ölüm ayıramadı bizi.” derdi. Gülümserdi, bir daha öperdi. Gün ışığını hiç göremiyor olmanın üzüntüsünü yaşadığını belli etmeden bana olan özlemini gidermeye çalışırdı.

Fakat o gün, böyle olmadı hiçbir şey. O gün, diğerlerinden çok farklıydı ve bir daha hiçbir şey o akşamüstü kadar acıtmadı canımı. Bir daha hiçbir karanlık öyle boğmadı beni ve ben o günden sonra bir kez bile o pencerenin önünden geçemedim. Cevdet’in her zaman geldiği saatte yol bomboştu. Ne gelen vardı ne giden… Bir telaş sardı beni. Zaten epey evhamlı birisiyimdir ama kötüyü çağırmak istemedim ve istifimi bozmadan beklemeye devam ettim. Elbet gelirdi Cevdet. ”Didar’ım, güzel yüzlüm.” der, severdi. Gelirdi, illaki gelirdi. Beklemeye devam ettim. O gün, o pencerenin önünde ne kadar bekledim bilmiyorum. Bana yıllar gibi geldi, belki yalnızca birkaç saatten ibaretti. Zaman kavramı benim için anlamını yitirmişti ve o geceden sonra da bir daha hiç anlamlanamadı.

Çalan ev telefonunun sesiyle irkildim o akşamüstü. Gözüm yine yoldaydı. Cevdet gelecekti ya, geldiğinde beni pencerede görsün istiyordum. Arayan kişinin ısrarını hissedince hızlıca kalktım yerimden. Telefonu aldım, kulağıma götürdüm. Karşıda hiç tanımadığım bir ses aceleci ve hüzünlü bir sesle bir şeyler anlatıyordu. Yaşadığım şaşkınlıkla cümlelere odaklanamadım pek, aralarından birkaç tanesini seçebildim yalnızca.

”Madende patlama oldu, yangın çıktı. Kontrol altına alamadılar daha. Cevdet de içerdeydi.”

O an… Tam o an, kalbimi yerinden sökseler daha az acırdı benim acım. Dünyam başıma yıkılmıştı sanki. Tenim buz kesmişti, bacaklarım titriyordu, başım dönmeye başlamıştı. Yığıldım kaldım oracıkta. Karşıdaki adam konuşmaya devam ediyordu, sesi geliyordu ancak ne gözlerim görüyordu ne de kulaklarım duyuyordu. Bedenimin yaptığı tek şey nefes almaktı, keşke bunu da bırakabilseydim. Keşke o gün, o an, nefes almayı da bıraksaydı şu bedenim. Keşke o gün, oracıkta ölseydim.

Yaptığı işin tehlikeli olduğunu, her an ölüm tehlikesiyle karşı karşıya olduklarını biliyorduk. İkimiz de çok iyi biliyorduk. Bundandır ya, her sabah helalleşirdik de öyle çıkardı evimizden. Ben, her akşam o pencerenin önünde ”Ya gelemezse?” diyerek korkuyla beklerdim. Biz, bir gece bile huzurla uyuyamamıştık 5 senelik evliliğimiz boyunca. Çünkü sabah uyandığımızda aynı korkularla hareket edeceğimizi bilirdik, rahat nefes dahi alamazdık.

Ben, o telefondan sonra yaşayamaz oldum. Çıkamadı Cevdet oradan. Gelip de ”Güzel yüzlüm…” diye sevemedi beni bir daha. Mezar oldu orası ona. Yaptığım yemekler soğudu, kiraz reçelleri bozuldu, ben onlarca kazak ördüm ama Cevdet gelmedi. Her şey onu bekliyordu ama Cevdet bir türlü gelemedi. O gittikten sonra hiçbir şey eskisi gibi olmadı. Ölümünü kimse üstlenmedi, bir kişi de çıkıp ”Benim hatam.” diyerek sorumluluk almadı. Benim canım gitti, biri de çıkıp özür dilemedi. Hoş, dilese ne olacaktı sanki? Cevdet geri mi gelecekti? Yitirdiğimiz günlerin telafisi mi olacaktı?

8 sene geçti Cevdet olmadan. Kaza dediler, facia dediler ama katliamdı yaşanan! Yüzlerce insan öldü o gün. O madenin güvenliğiyle ilgili araştırma yapılmasını reddedenler, benim Cevdet’im gittikten sonra yas ilan etti. Hiçbir şey Cevdet’i ve diğer yüzlerce günahsız insanı geri getirmedi. Ben, sekiz senedir kor alevler içinde tutuşan yüreğimin acısıyla yaşıyorum. O sabah, en sevdiği kiraz reçelini bile verememiş olmamın sancısıyla, son bir defa gülümseyememiş olmamın ağrısıyla yaşıyorum. Cevdet gidince ailemin evine döndüm. Köyden evlenmek isteyenler oldu, ”İstemem.” diye çığlıklar attım da şu küçücük evde yankılandı sesim. Ne annem ne babam ısrar etmedi, kendi halime bıraktılar beni.

Şimdi, her akşamüstü odamdaki pencerenin önüne otururum. Güneş batarken odama vurur ışıkları. Cevdet sonsuz bir karanlığa gömülmüşken güneşi görüyor olmak haksızlık gibi gelir bana. Kazak örüyorum hâlâ. Kaç kazak bitti, sayamadım. Kaç kış geçti, sayamadım. Ben, belki yüzlerce kazak ördüm de Cevdet bir kez bile içimi ısıtan sesiyle ”Ellerine sağlık, Didar’ım.” diyemedi.

Ölmeyi bekliyorum artık. Her sene, mevsimi gelince kiraz reçeli yapıyorum. Akşamdan kalan yemekleri sefer tasına koyup Cevdet gelir de alır diye tezgahın üstünde bırakıyorum. Belki döner diye geceleri uyumuyorum. Gelirse yabancılık çekmesin, bir an bile yalnız kalmasın diye uyumuyorum. Penceremin önünde, Cevdet’in en sevdiği türküyü mırıldanırken kazak örüyorum yalnızca.

Tabiplerde ilaç yoktur yarama
Aşk deyince ötesini arama
Her nesnenin bir bitimi var ama, var ama
Aşka hudut çizilmiyor Mihriban.

Dilimde ”Mihriban”, elimde Cevdet’in hiç giyemeyeceği kazak, gözüm yollarda… Cevdet’in gün ışığına kavuştuğunu düşünerek avutuyorum kendimi. Umarım ışıklar içindesindir, Cevdet’im. Güzel yüzlün, yanına gelebilmek için gün sayıyor. Bekle beni, olur mu? Elbet geleceğim yanına. Elbet, bir gün…

Zeynep Çelik içeriklerini beğendin mi? Sosyal medyada takip edin!
Abonelik
Bildir
guest
10 Yorumlar
Eskiler
Yeniler En çok oylananlar
Satır içi yorumlar
Tüm yorumları görüntüleyin
Zeynep Çelik içeriklerini beğendin mi? Sosyal medyada takip edin!

Okuyucuların Beğendiği İçerikler

Birçok kişinin ‘’zor ama maaşı iyi, garanti meslek gibi’’ düşünceleriyle ün kazanmış bir bölüm olan tıp fakültesini size en ince detaylarıyla aktaracağım. Öncelikle fakülteye gelmeden önce kendinizi ilk gün yapılacak çaylak şakasına ve ileri zamanlarda daha siz TUS isimli bölüm seçmenize yarayan sınava girmeden ‘’Sen ne doktorusun? ‘’ veya diş hekimliği ayrı bir bölüm olmasına […]
Yaşanan herhangi bir gün hiç yaşanmasaydı, her şey daha farklı olur muydu? Misal dün hiç yaşanmasaydı veyahut bundan yıllar önce bir gün hiç yaşanmasaydı yine aynı mıydı hayatınız? Kadere inanmak subjektif bir bakış açısı olarak görünebilir ancak hayatın akışı olarak farklı bir yerden durumu ele alabiliriz. Bütün malzemeleri özene bezene kesip, doğrayıp harika bir yemek […]
Herkesin ölmeden görmek isteyeceği bir yer vardır. Yoksa da henüz keşfetmemiştir… Benim için burası Norveç. “Soğuk Cennet” veyahut “Kuzeyin İncisi” denilen bu ülkenin lanse ettiği imajı bir görseniz aşık olmamak elde değil. O yüzden henüz kendi ülkenizi keşfetmediyseniz ileride belki yol arkadaşım olabilirsiniz! Norveç ”Soğuk Cennet” Ülkenin yönetim biçimi anayasal monarşi ve başkenti Oslo‘dur. 385,207 […]
Her kitap ayrı güzel, dünyasına girdikten sonra… Ama bazı başyapıtlar vardır, gerçekten okumak zevk verir. Okudukça içine düşer, yeni bir dünyanın kahramanı olursunuz. Herkes için değişebilecek bir liste… Daha iyisi varsa da ben okuduğum kadarını biliyorum ve bunlar şu an en iyisi! Daha birçok türde konuşulacak kitaplar olsa da üç ayrı türde üç başyapıt derledim, […]

İlgini Çekebilir

Birçok kişinin ‘’zor ama maaşı iyi, garanti meslek gibi’’ düşünceleriyle ün kazanmış bir bölüm olan tıp fakültesini size en ince detaylarıyla aktaracağım. Öncelikle fakülteye gelmeden önce kendinizi ilk gün yapılacak çaylak şakasına ve ileri zamanlarda daha siz TUS isimli bölüm seçmenize yarayan sınava girmeden ‘’Sen ne doktorusun? ‘’ veya diş hekimliği ayrı bir bölüm olmasına […]
Her sayının bir anlamı yoktur belki. İnsanlar için önemli veya önemsiz binlerce sayı, binlerce rakam pi sayısının içinde yuvarlanıp gitmektedir. Fakat bu sayının ülkemizde yaşayan her insan için önemli olması gerekmektedir. Önemli olmak zorundadır. Bu sayı Türkiye’deki Hayvanları Koruma Kanunu’nu ifade ediyor. 24 Haziran 2004’ten bugüne kadar aynı şekliyle korunmuş bir anayasa maddesi. 5199’a göre […]
Merhaba. Uzun adı Gemi İnşaatı ve Gemi Makineleri Mühendisliği, kısa adı ise Gemi İnşa Mühendisliği olan bölümümü anlatmaya çalışacağım. Çoğu mühendislik bölümü gibi gemi inşa mühendisliği de içinde matematik, fizik, kimya ve özellikle matematik ve fiziğin alt dallarını içinde barındıran bir bölümdür. Özellikle mukavemet, sayısal yöntemler ve diferansiyel denklemler vazgeçilmez dersler arasındadır. Bu teorik dersleri […]
Mühendisliğin yapı taşı olan makine mühendisliğine bir şans verme zamanı gelmedi mi sizce de? Hakkında bir sürü şaka ve espri yapılmış bu disiplin hayatımızın her dakikasına dahildir. Haydi kısa bir tura çıkalım.  ”Her şey ters gidiyorsa unutma; uçak rüzgârı karşısına alarak yükselir, arkasına alarak değil.” Henry Ford Makine mühendisliği, her türlü mekanik ve enerji dönüşüm […]

Giriş

Bublogta'ya Hoş Geldin

Hadi birlikte içeriyi keşfedelim.
Neredeyse Bitti
Son olarak senden birkaç bilgi isteyeceğiz.