”Yine mi altını ıslattın? Bıktım senden. Nedir bu çektiğim çile? Bitmek bilmiyor!”

11 yaşımdayken en sık duyduğum cümleleri okudunuz az önce. ”11 yaşında altını mı ıslatıyordun?” demeyin hemen. Büyümemiştim ki ben. Büyüyememiştim. Korkumdan, endişemden, hissettiğim suçluluk duygusundan uyuyamazdım çoğu gece. Bazen minik bedenim yorgunluğuma dayanamazdı da sızar kalırdım çekyatta. O zaman da altımı ıslatırdım işte. Annem, korkutan bir öfkeyle bağırır çağırırdı. Sesi inletirdi tüm mahalleyi. Bıkmıştı benden, ben henüz 11 iken. Hissederdim o boğulmuşluğunu. Olabildiğince bağırır, tüm sinirini benden çıkartırdı. Sabahları o beni döverdi, akşamları da babam onu…

Babam, rezil herifin tekiydi. Akşama kadar n’apardı, bilemem ama bazen ayık, bazen içmiş bir vaziyette eve gelir, tüm sinirini annemden çıkartırdı. Kime yahut neye sinirlenirdi, kestiremezdik. Bazen sokak başında satış yapan günahsız satıcıya, bazen üst kattaki komşunun ses yapan çocuğuna, bazen otobüste para üstünü eksik vermeye kalkan şoföre sinirlenirdi. Baştan aşağı sinir doluydu. Her an, her şeye, herkese sinirlenebilirdi. Gücü de yetmezdi kimseye. Bir anneme yeterdi işte. O çok güvendiği gücü, bir tek kendisini savunamayacak olan anneme yeterdi. Gün boyu içinde biriktirir, akşam da dayak atarak rahatladığını zannederdi.

Annem, hiç şikayet etmezdi. Oysa gözlerinden patır patır dökülen gözyaşları anlatırdı her şeyi. Gidecek yeri yoktu, sahip çıkacak kimsesi yoktu. Mecburdu babama. Dayak yerken gıkını çıkarmaz, acı bir kabullenişle bitmesini beklerdi. Oradan oraya savrulurken bile ağzını bıçak açmazdı. O sessizliği, daha da alevlendirirdi babamın öfkesini. Ne kadar sürerdi, ne zaman biterdi, hatırlayamıyorum. Ama tek bir akşam bile huzurlu geçmedi evimizde, bunu çok net hatırlıyorum. Hoş, unutmak mümkün mü sanki? Zihnimin en berrak kenarına kazınmış o zamanlar. Şimdi, istesem de silemem.

Ben kendimi bildim bileli, sevilmedim. Bir annem sevdi beni, o da mecburiyettendi sanki. Dayak yedikten sonra çaresizlik içinde sarılırdı. O kadardı bana olan sevgisi. Ertesi sabah, gözü hiçbir şey görmeden altımı ıslattım diye döverdi beni. Karşısındaki çocukmuş, savunmasızmış, günahsızmış; önemli değildi onun için. Çok benzerdi aslında babama. İkisi de gücünün yettiğine vururdu. Ezilense hep ben olurdum çünkü anneme vurulan her darbe, bir şekilde benim hayatıma da değerdi.

11 yaşında bile altını ıslatan, çelimsiz, utangaç bir çocuktum. Sevilmek nedir bilmeyen, her akşam korkuyla evdeki bıçakları saklayan, babasına gücünün yettiği bir ütopya yaratıp orada hıncını almaya çalışan zavallı biriydim. Kocasına tek kelime etmeyen annemin, öldüresiye dövdüğü değersiz bir et yığınıydım. Sırf altımı ıslattım diye kemiklerimi kırmak istercesine döverdi beni. Bense hiç vazgeçmedim altımı ıslatmaktan. Dayağımı yer, ertesi gün yine yapardım aynısını. İsteyerek olmazdı halbuki. Anneme anlatamazdım bunu. Dinlemezdi çünkü. Babam ona nasıl davranıyorsa o da bana aynı şekilde davranırdı.

Ne okulumdaki öğretmenler ne sınıfımdaki yaşıtlarım ne de mahalledeki insanlar görmezdi beni. Görünmezdim sanki. Yetersiz beslenmekten midir bilmem, gelişmemişti bedenim. Yaşıtlarıma göre ufak kalırdım. Dalga geçerlerdi benimle. İşte, bir o zaman görürlerdi beni. Sadece dalga geçecekleri zaman… Altımı ıslattığım için annemden dayak yediğim günlerde bir de okulda zorbalığa uğrardım. Bizim mahalleden çocuklar, annemin söylediklerini duymuş olurlardı. Aralarında dalgasını tutar, aşağılarlardı beni. Öyle çok acırdı ki küçük kalbim, yerin dibine girmek ve bir daha hiç çıkmamak isterdim oradan. Çaresizdim. Çok çaresizdim. Derdimin dermanı da yoktu.

Öyle ya da böyle, bir şekilde büyüdüm ben. Önceleri, hep kendimi suçlardım. Annemin yediği dayakların sorumlusu benmişim gibi, engellemek bana düşüyormuş da üstüme düşeni yapamıyormuşum gibi üzülürdüm. Üzülmek yetersiz kaldı aslında. Kahrolurdum adeta. Büyüdüğümde babamın annemi dövmesine izin vermeyeceğimi, ona gücümün yeteceğini düşünürdüm. Halbuki öyle çok yaşamadı babam. Yaşamadı işte. Issız bir sokakta, kurşun yemiş halde buldular. Kim bilir, ne uğruna öldürüldü? Para? Kadın? Bilemedik hiç. Öldü, dediler bize. Üzülmedik işin aslı. Ne annem kocalığını görmüştü ne de ben babalığını…

17 yaşındaydım babam öldüğünde. Okumaya da pek hevesliydim aslında ama fırsatım olmadı hiç. Babam yaşarken o müsaade etmedi. Babam ölünce de hayat şartları… Annemle birlikte tarlaya gitmeye başladık. Hayat öyle kolay kazanılmıyordu, o zaman anlamıştım. Mevsimlik bir işti ama bizim gibiler için oldukça iyi para veriyorlardı. Sabah 6’da başlardık çalışmaya. Sonra güneş batana dek durmadan iş yapardık. Çalılar ellerimizi yırtar, kanatırdı. Durup da ”Ah!” diyemezdik. Öyle bir lüksümüz yoktu. Gerçi annemle alışkındık susmalara. Canımız acırken gık çıkarmamalara alışkındık. Kalbimiz kanayarak geçmişti ömrümüz. Elimiz kanardı, umurumuzda mı olacaktı? Annemden öğrendiğim bir şey varsa o da acıtana ses çıkarmamaktı. İyi miydi kötü müydü, bilmem ama ben de sustum hep. Annem gibi ben de sessizliğe büründüm. Hiçbir zaman da sıyrılmak istemedim.

Benim annem, her şeye rağmen harika birisiydi. Evet, çok döverdi beni. Evet, hiç de sevmedi aslında. Ama bunların önemi yoktu, ben seviyordum onu. Çok güçlüydü bir kere. Kim onun gibi dirayetli olabilirdi ki şu yeryüzünde? Kim onun gibi göğüs gerebilirdi bunca şeye? Kızmıyordum anneme beni sevmedi diye. Annem, sevilmek nedir bilmiyordu. Görmemişti hiç. Bana da gösterememişti. Fakat ne olursa olsun, hep çok sevdim ben annemi.

Bugün, 23 yaşındayım. Hala dikiş tutturamadım aslında. 4 sene önce annemi toprağa verdim. Kanser oldu annem. Yenemedi kanseri. Annemin hiçbir şeye yetmeyen gücü, kansere de yetemedi. Bıraktı beni bir başıma, gitti. Benim zaten hiçbir zaman şefkat görmeyen kalbim, hissetmedi eksikliklerini. Ne annem anne olabilmişti bana ne de babam baba… O iki gözlü evde, bir başıma yaşıyorum 4 senedir. Annemi kaybettikten sonra mahalledekiler sayesinde bir eczanede getir götür işlerini yapmaya başladım. Kendime yetecek kadar para veriyorlardı, fazlasını aramadım hiç. Az olanla yetindim. Hayatım boyunca öyle yapmıştım zaten. Hep azla idare etmiştim. Bir tek, sevgiyi bilmedi şu kalbim. Bir onu yaşayamadım. Az da olsa idare ederdim halbuki. Birazcık bile sevmediler, canları sağ olsun. Ne denir ki bu saatten sonra?

O altını ıslatan ürkek çocuğu çok düşünür oldum bu aralar. Hep sinirli ancak çekingen biri olmuştum hayatım boyunca. İntihara da meyilliydim aslında. Sonra babamla erkenden kavuşmak istemediğime karar verdim. Dünyanın, babamın olduğu bir yere göre daha çekilir olduğunu düşündüm. Hiç bitmeyen çabamla geldim şu yaşıma. Ne zaman giderim, bilmem. Ancak babamı görürsem söyleyeceğim öyle çok şeyim var ki biriktiriyorum içimde. 23 senedir biriktiriyorum. Bir gün, elbet bir gün yanına geleceğim, baba. Elbet geleceğim. ”Neden?” diyeceğim sana. Soracağım belki defalarca. Cevap alana dek sormaya devam edeceğim. Sonrasını kestiremiyorum. Henüz düşünmedim.

Hayatta kaldım bir şekilde. Evet, yaşamadım ben. Yaşayamadım. Dedim ya, büyüyemedim işte. Ben, sadece hayatta kalmaya çalıştım. Buna da yaşamak denmezdi zaten. Geldim buraya günahsız bir vaziyette. Sevmek nedir, bilmedim. Sevilmek nedir, görmedim. Önemsenmek nedir, hissetmedim. Güven nedir, öğrenemedim. Ne zaman giderim, bilmem ama kalbim kırık gideceğim bu dünyadan. Kırgınım her şeye. Anneme, babama, kuşlara, çiçeklere, ağaçlara… Evrene kırgınım aslında. Geldim, gideceğim. Yaşayamadan gideceğim ya, bir ona yanarım. Bir de korkudan altını ıslattı diye dayak yiyen o günahsız çocuğa… Bir de ona işte… Bir de ona… En çok ona…

Zeynep Çelik içeriklerini beğendin mi? Sosyal medyada takip edin!
Abonelik
Bildir
guest
10 Yorumlar
Eskiler
Yeniler En çok oylananlar
Satır içi yorumlar
Tüm yorumları görüntüleyin
Zeynep Çelik içeriklerini beğendin mi? Sosyal medyada takip edin!

Okuyucuların Beğendiği İçerikler

Birçok kişinin ‘’zor ama maaşı iyi, garanti meslek gibi’’ düşünceleriyle ün kazanmış bir bölüm olan tıp fakültesini size en ince detaylarıyla aktaracağım. Öncelikle fakülteye gelmeden önce kendinizi ilk gün yapılacak çaylak şakasına ve ileri zamanlarda daha siz TUS isimli bölüm seçmenize yarayan sınava girmeden ‘’Sen ne doktorusun? ‘’ veya diş hekimliği ayrı bir bölüm olmasına […]
Yaşanan herhangi bir gün hiç yaşanmasaydı, her şey daha farklı olur muydu? Misal dün hiç yaşanmasaydı veyahut bundan yıllar önce bir gün hiç yaşanmasaydı yine aynı mıydı hayatınız? Kadere inanmak subjektif bir bakış açısı olarak görünebilir ancak hayatın akışı olarak farklı bir yerden durumu ele alabiliriz. Bütün malzemeleri özene bezene kesip, doğrayıp harika bir yemek […]
Herkesin ölmeden görmek isteyeceği bir yer vardır. Yoksa da henüz keşfetmemiştir… Benim için burası Norveç. “Soğuk Cennet” veyahut “Kuzeyin İncisi” denilen bu ülkenin lanse ettiği imajı bir görseniz aşık olmamak elde değil. O yüzden henüz kendi ülkenizi keşfetmediyseniz ileride belki yol arkadaşım olabilirsiniz! Norveç ”Soğuk Cennet” Ülkenin yönetim biçimi anayasal monarşi ve başkenti Oslo‘dur. 385,207 […]
Her kitap ayrı güzel, dünyasına girdikten sonra… Ama bazı başyapıtlar vardır, gerçekten okumak zevk verir. Okudukça içine düşer, yeni bir dünyanın kahramanı olursunuz. Herkes için değişebilecek bir liste… Daha iyisi varsa da ben okuduğum kadarını biliyorum ve bunlar şu an en iyisi! Daha birçok türde konuşulacak kitaplar olsa da üç ayrı türde üç başyapıt derledim, […]

İlgini Çekebilir

Bugünkü konumuz aşk konulu filmler. Birçoğumuz ki özellikle kadınların tercih ettiği bir konu olan aşk filmleri hakkında ufak bir liste yaptım. Konuya ilgili olan kişiler bu listedeki filmleri çoğu kez izlemiş ve repliklerine kadar ezberlemişlerdir diye düşünüyorum. Ben yine de bu konu hakkında fikir sahibi olmak isteyenler veya arada duygusal çöküşüşe giren herkesin izleyebileceği filmleri […]
Kitle iletişim araçlarının toplumsal bilinci şekillendirdiği aşikâr. Bu bağlamda, bir kitle iletişim aracı olan sinema da toplumsal ve kültürel yapıyla ilgili gerçekleri kullanıyor ve aynı zamanda bu yapıları yeniden şekillendiriyor. Haz ve gerçeklik arasındaki ilişkiye dayanan sinemada, görülen her objenin temsil ettiği bir duygu ya da anlam bulunuyor. Bunun yanında sinema ve toplum arasında, sinema […]
Birçok kişinin ”Kadınların savaşta yeri yoktur.” söylemlerine kaşlarımı çattığımı, tarihte birçok kadın kahramanın yer aldığını ve bu isimlerin bilinmesi gerektiğini savunarak, kendi gücümüzün farkına vardığımızda, sınırlarımızı korumanın cinsiyet gözetmeksizin vatana karşı yapılan bir görev bilinci olduğunu ayrıca belirtmekten çekinmediğimi söylemeliyim. Sizlere, II. Dünya Savaşı’nın şiddetli olduğu yıllarda cephede ağır kayıplar yaşanırken tam da bu sebeple […]
Lumiere Kardeşler’in on dokuzuncu yüzyılda temelini atmaya başladığı ve günümüzdeki “bir eğlence aracı” , “bir kaçış ortamı”, “bir düş fabrikası” olarak nitelendirdikleri yeni “dil”; aynı zamanlarda Freud Breuer’in “Histeri Üzerine Çalışmaları” eserinin ortaya çıkmasıyla yeni bir başlangıcın ilk sayfalarını oluşturmuştur. İki farklı üslup ve yansıtma yöntemlerine rağmen, “düşünen ve sorgulayan, ilkel olmayan, canlının kendi hakkındaki […]

Giriş

Bublogta'ya Hoş Geldin

Hadi birlikte içeriyi keşfedelim.
Neredeyse Bitti
Son olarak senden birkaç bilgi isteyeceğiz.