Termosuma doldurduğum buz gibi mandalina suyumu ve kitabımı elime alıp evin kapısına yöneliyorum. Temmuz ayının ortalarındayız, hava oldukça sıcak. Ilık bir rüzgar esiyor ancak bedenimdeki tek etkisi rahatsız eden bir ısınma oluyor. Yapacak daha iyi bir işim olmadığından sitenin bahçesine inip kitap okumak istiyorum. Çimlerin üstünde oturup gölgede vakit geçirmek çok hoşuma gidiyor, her fırsatta yapıyorum bunu.

Son anda kulaklığımı ve telefonumu da cebime atıveriyorum. Ardından hevesli adımlarla iniyorum binanın merdivenlerini. Bahçeye adımımı atar atmaz çocuk sesleri karşılıyor beni. Yüzüme çarpıyor sanki her bir bağırtı. Dert etmiyorum aslında. Küçücükler henüz, ne denir ki? Çocuk işte, oynar, bağırır, eğlenir. Alışkınım onların seslerini duymazdan gelmeye. Memnumum da bir yandan. Çocukluklarını yaşıyor olmaları içimi tarifi zor bir mutlulukla dolduruyor. Ben yaşayamadım ya, yaşayabileni görünce bu yüzden mutlu oluyorum belki de. Kestiremiyorum pek. Sadece çocukları seviyor da olabilirim.

Bahçedeki yemyeşil ağacımızın altına doğru yürüyorum. Çimlerin üstüne usulca bırakıyorum kendimi. Sırtımı, dalları minik pembe çiçeklerle dolu ağacın gövdesine yaslıyorum. Yüzüm oyun oynayan çocuklara dönük, yanımda mandalina suyum ve kitabım var. Yerime iyice yerleştikten sonra cebimden telefonumu ve kulaklığımı çıkarıyorum. Klasik müzik listemi açıp telefonumu kucağıma koyuyorum. Ardından kaldığım yerden okumaya devam ediyorum kitabımı. Arada mandalina suyumdan yudumluyorum, içim ferahlıyor. Ilık rüzgar tenimi gıdıklarken tokamın zapt edemediği birkaç tutam saçımsa bir o yana bir bu yana savruluyor. Satırların arasında delirmişçesine geziniyor gözlerim. Değişen şarkıların, bitmek üzere olan mandalina suyumun ve akıp giden zamanın farkına varamayacak kadar kaptırıyorum kendimi. Sanki o anlarda tüm dünya aniden yok oluveriyor, yalnızca kelimeler ve ben kalıyoruz. Hevesle o sayfadan o sayfaya geçiyorum ve yaşadığım huzurun tadını çıkarıyorum.

Ardından nasıl duyduğumu bugün bile kestiremediğim bir ses geliyor kulağıma. Ağlıyor birisi, hızlıca anlıyorum bunu. Kaşlarım çatılıyor, parmağımı kaldığım yere koyarak kafamı kaldırıyorum ve gözlerimi gezdiriyorum bahçede. Kim bu ağlayan? Nereden geliyor bu ses? Daha iyi anlayabilmek için iki kulaklığımı da çıkartıp daha dikkatli bakınmaya başlıyorum. İşte orada, küçük bir kız… Henüz 7-8 yaşlarında olduğunu görebiliyorum. Saçları omuzlarına değiyor, üstünde de sarı çiçekli bir elbise var. Nedenini bilmediğim bir şey yüzünden az ötede oturmuş, içli içli ağlıyor. O an, o yaştaki diğer çocuklar gibi manasız bir sebepten ağladığını düşünüyorum. Belki annesi çikolata almadığından, belki sadece ilgi istediğinden… Bunlar gibi çok sebep geliyor aklıma. Yine de içimi rahatsız eden bir şeyler var, öğrenmek istiyorum. Ayracımı sayfaların arasına yerleştirip kitabımı termosumun yanına bırakıyorum ve hızlıca ayağa kalkıp küçük kıza doğru ilerliyorum. Yaklaştıkça anlıyorum ki gözü az ötede oyun oynayan çocuklarda. Sakin sakin yanına yaklaşıp ”Merhaba.” diyorum ılımlı bir tavırla. Şaşırıyor, biraz da çekiniyor benden. Ağladığı için doğru düzgün çıkmayan sesiyle ürkekçe ”Merhaba.” diye karşılık veriyor. O yaşta bir çocukla doğru iletişimi nasıl kuracağımı pek bilmediğimden bildiğim en kestirme yoldan gidiyorum ve direkt soruyorum.

”Neden ağlıyorsun? Senin için yapabileceğim bir şey var mı? Bana rahatlıkla söyleyebilirsin, elimden geleni yaparım.”

Şaşkınlığı iyice artıyor. Nedenini pek anlayamıyorum o an. Gayet sıradan sorular soruyorum ya bana göre, şaşırması garibime gidiyor. Minik elleriyle yanaklarından süzülen gözyaşlarını siliyor, gözlerini ovuşturuyor ve yüzünü tekrar oynayan çocuklara çevirip ”Beni sevmiyorlar.” diyor. İşte o an, şaşırma sırası bana geçiyor. Bu yaşta bir çocuğun kurabileceği en acıtan cümlelerden birisi bu. Sevilmiyor olmak, bunun farkında olmak ve küçücük kalbinde acısını hissedip ağlamak… Belki biraz sitem edercesine ”Neden öyle düşünüyorsun?” diyorum küçük kıza. Dudakları aralanıyor cevap vermek için ancak kelimeler ağzından çıkamadan gözyaşlarına dönüşüyor ve küçük kız, tekrar ağlamaya başlıyor. Hiçbir şey demeden saçlarını okşuyorum bir süre. Sonunda sakinleşmeye başladığında yanıma gelmek isteyip istemeyeceğini soruyorum. Çekinse de kabul ediyor baş hareketiyle. Elini tutuyorum, az evvel oturduğum ağacın altına gidiyoruz. Ben kalktığım yere yerleşiyorum, o da tam karşıma oturuyor. Bağdaş kuruyor ve çocuklara bakmamaya çalışarak dikkatini bana vermeye çalışıyor. Gördüğüm şey karşısında kalbim burkuluyor çünkü yaşadığı hissi çok iyi biliyorum. Elimden gelen bir şey de olmayınca iş çıkmaza giriyor.

”Adın neydi?” diyorum gülümseyerek. ”Melodi.” diyor ufak bir tebessümle. ”Sude ben de. İstersen abla demeyebilirsin.” deyip göz kırpıyorum. Hoşuna gidiyor bu tavrım. Kızarmış minik burnuna ve yanaklarına aldırış etmeden sanki hiç ağlamamış gibi kıkırdıyor. Ardından gözü termosumun içine kayıyor. ”Mandalinaları sever misin?” diyorum. Heyecanlanıyor, hevesle başını sallıyor. Termosumun bardağıyla içtiğimden kalan mandalina suyunu rahatlıkla veriyorum ona. Kendisi küçücük olduğundan termos devasa büyüklükte kalıyor ellerinde. Kafasına dikiyor, ağzının kenarlarından birkaç damla süzülüyor. Umursamıyor, iştahla içiyor mandalina suyunu. Bitirdiğinde sanki de uzun zamandır nefesini vermesine izin verilmiyormuş gibi bırakıyor nefesini. Elinin tersiyle ağzını siliyor, gözlerimin içine bakıyor içten bir gülümsemeyle. ”Teşekkür ederim, çok güzeldi.” diyor. Seviniyorum beğenmesine ve gülümsüyor olmasına. Aynı şekilde karşılık veriyorum ve bir süre sessiz kalarak konuşması için fırsat tanıyorum. Ağlamaktan anlatamadığı şey her neyse, şimdi daha sakin olduğundan anlatabileceğini düşünüyorum ve düşündüğüm gibi de oluyor. Ben hiçbir şey sormuyorum ancak Melodi aniden patır patır konuşmaya başlıyor.

”Benim babam asker, biliyor musun? Çok az görüyorum onu. Bazen hiç gelmiyor, bazen geç saatlerde geliyor. Ben uyuduğumdan beni sessizce seviyor, öpüyor. Anneme sakın söyleme ama ben babamın beni öptüğünü hissetmek için uyuyor numarası yapıyorum. Ama bak, bu aramızda kalsın, tamam mı? Yoksa uyumadan önce çizgi film izlememi yasaklarlar.”
”Bu bizim minik sırrımız olur.” diyorum. Rahatlıyor, anlatmaya devam ediyor.

”Annem evdeki işlerle ilgileniyor. Bana da hep kızıyor evi kirletiyorum diye. Bazen çok sinirlenip dövüyor beni, biliyor musun? Sonra ben çok üzülüyorum, ağlıyorum. Özür diliyor ama canımın acısı hiç geçmiyor. Çok üzülüyorum çünkü çok acıtıyor annemin eli. Evi kirletmezsem annem beni dövmez diye bahçeye iniyorum. O yüzden akşam ezanına kadar bahçede kalıyorum. Neden akşam ezanı dersen, babam hep kötü insanların akşam ezanından sonra ortaya çıktığını söyler. Asker ya o, bilir böyle şeyleri. Ben de sözünü dinlerim çünkü çok seviyorum onu. Hiç çıkmam sözünden, ne dese dinlerim.”

Babasından bahsederken gözleri ışıldıyor Melodi’nin. Küçük ellerini nereye koyacağını bile bilemediği bir heyecan yaratıyor babasından bahsetmek. Hevesle anlatmaya devam ediyor, bense tüm dikkatimle dinliyorum.

”Bahçeye inerken babamın bana aldığı oyuncakları da getiriyorum hep. Çünkü getirmezsem beni oyuna almıyorlar. Ben de oynamak istiyorum ama almıyorlar işte. Neden, bilmiyorum.”
Bu esnada, Melodi’nin sırtı hafiften kamburlaşıyor, omuzları düşüyor, bakışları birden acıklı ve silik bir hale geliyor.

”Dün akşam, annem bamya yapmıştı. Hani yeşil minik bir sebze var ya… Yapıyor mu senin annen de? Benimki yapıyor ama ben nefret ediyorum tadından. Hiç mi hiç sevmiyorum. Bu yüzden de yemek istemiyorum. Sen söyle Sude abla. Sen sever misin?”

Sorduğu soru karşısında vereceğim hangi cevabın daha mantıklı olacağını bilemiyorum ve ”Aslında ben de sevmem ama çocukken yemek gerekiyormuş. Büyümek için yani…” diyorum. Pek hoşlanmıyor bu cevaptan. Yüzünü ekşitiyor, umursamadan devam ediyor.

”Ben istemedim. Birazcık az büyüsem ne olur ki? Hiçbir şey olmaz bence. Olur mu?”

Kendisiyle çatışmaya başlıyor, müdahale etmiyorum. Ardından işin içinden çıkamayınca üstelemeyi bırakıyor ve dikkatini tekrar bana veriyor.

”Annem yemediğim için çok kızdı. Zorla yedirmeye çalıştı ama sonra sabrı tükenince bıraktı. Yine birazcık vurdu bana, sonra ben ağladım. Ben ağlayınca o da üzülüyor, biliyor musun? O zaman neden dövüyor? Neyse.”

Neşesi tamamen silinip gidiyor. Yaşına göre büyük laflar ediyor Melodi. Ne diyeceğini kestiremiyorum, ruh hali her an değişiyor. Lafa karışmadan kendisini özgürce ifade etmesini sağlamaya çalışıyorum çünkü kalbim ona yardım edebilmek arzusuyla yanıp tutuşuyor.

”Bana kızınca oyuncaklarımı sakladı. Vermesi için çok ısrar ettim ama vermedi. Ben de her gün olduğu gibi bahçeye indim ama oyuncaklarım olmayınca beni aralarına almadılar. Beni hiç sevmiyorlar. Oyuncaklarım varken oynamama izin veriyorlar ama oyuncaklarım yoksa beni de istemiyorlar. Ne yaptım ki ben onlara? Gerçekten hiçbir şey yapmadım. Ben çok seviyorum onları. Onlar neden beni sevmiyor?”

Gözlerim yanmaya başlıyor. Üzüldüğümü Melodi’ye hissettirmemeye ve göstermemeye çalışıyorum. Ne kadar başarılı olduğumu bilemem ama elimden geleni yapıyorum. Benden bir cevap bekliyor. Oysa bu sorunun cevabını, ben de yıllardır veremiyorum kendime. Binlerce defa soruyorum, binlerce defa cevapsız kalıyor. Aklım da kalbim de yetersiz kalıyor o an. Ağzımı açıp da tek kelime edemiyorum bir süre. Çocukluğuma dair bastırdığım ne varsa gün yüzüne çıkıyor. Bir anda, kendimi içinden çıkamadığım bir girdabın içinde buluyorum. Başım dönüyor biraz, midem kasılıyor. Çaresiz bir biçimde kıvranıyorum. Yıllardır iyileştirmeye çalıştığım ve kabuk bağlamış her yara, tekrar kanamaya başlıyor. Gözlerimi kapatıp sakinleşmeyi deniyorum. Esen rüzgarı yüzümde hissediyorum ve hissettiğim acı geçsin diye bekliyorum.

Bir süre sonra irkiliyorum çocukların neşeli çığlığıyla. Gözlerimi açıyorum aceleyle. Melodi yok. Oturduğu yer boş. Bakışlarımı termosuma çeviriyorum. Mandalina suyum hala bitmemiş. Parmağım, kaldığım yerde duruyor. Kitabım, okunmayı bekliyor. Kulaklığım, değişen müziklere eşlik ediyor. Her şey yerli yerlinde ancak aklım başımdan gitmiş.

O an, her şeyin farkına varıyorum. Yine, kendimle konuşuyorum bir başkası kılığında. Kendimi iyileştirmeye çalışıyorum. Yıllardır, her fırsatta, yaramı kapatmaya çalışıyorum. Melodi, benden bir parça sadece. Duyduğum çocuk sesleri tetikliyor beni belki de. Düşünmek istemiyorum daha fazla. Zaten sırf çok düşündüğümden kaçan uykularıma düşman olmuşken fazlasını kaldırabilecek halde değilim. Aceleyle toparlanıyorum. Eşyalarımı elime alıp eve doğru yürümeye başlıyorum. Hayır, kaçıyorum aslında. Çocuklardan mı? Seslerden mi? Kendimden mi?
Melodi’den kaçıyorum ben. Verecek cevabım yok, sunabileceğim bir sebebim yok. Ona edecek tek kelimem yok. Yıllardır kaçıyorum ondan. Bırakmıyor peşimi. Sarı çiçekli elbisesiyle, her fırsatta geliyor yanıma. Aynı soruları soruyor. Her defasında cevap veremiyor olmanın derin sancısıyla acı çekiyorum. Umursamıyor, bir cevap istiyor. Haklısın, güzel kızım. Cevap istemek en çok senin hakkın ancak özür dilerim. Özür dilerim, sana hiçbir zaman cevap veremeyeceğim. Kızma bana, olur mu? Yemin ederim, elimde değil. Özür dilerim, çok özür dilerim. Gitmem, kaçmam gerekiyor. Ne olur, biraz olsun izin ver de nefes alayım. Yalvarıyorum, izin ver bana. Lütfen. Hiç değilse birkaç defa derin bir nefes alayım. Bırak, bırak da soluklanayım.

Zeynep Çelik içeriklerini beğendin mi? Sosyal medyada takip edin!
Abonelik
Bildir
guest
8 Yorumlar
Eskiler
Yeniler En çok oylananlar
Satır içi yorumlar
Tüm yorumları görüntüleyin
Zeynep Çelik içeriklerini beğendin mi? Sosyal medyada takip edin!

Okuyucuların Beğendiği İçerikler

Birçok kişinin ‘’zor ama maaşı iyi, garanti meslek gibi’’ düşünceleriyle ün kazanmış bir bölüm olan tıp fakültesini size en ince detaylarıyla aktaracağım. Öncelikle fakülteye gelmeden önce kendinizi ilk gün yapılacak çaylak şakasına ve ileri zamanlarda daha siz TUS isimli bölüm seçmenize yarayan sınava girmeden ‘’Sen ne doktorusun? ‘’ veya diş hekimliği ayrı bir bölüm olmasına […]
Yaşanan herhangi bir gün hiç yaşanmasaydı, her şey daha farklı olur muydu? Misal dün hiç yaşanmasaydı veyahut bundan yıllar önce bir gün hiç yaşanmasaydı yine aynı mıydı hayatınız? Kadere inanmak subjektif bir bakış açısı olarak görünebilir ancak hayatın akışı olarak farklı bir yerden durumu ele alabiliriz. Bütün malzemeleri özene bezene kesip, doğrayıp harika bir yemek […]
Herkesin ölmeden görmek isteyeceği bir yer vardır. Yoksa da henüz keşfetmemiştir… Benim için burası Norveç. “Soğuk Cennet” veyahut “Kuzeyin İncisi” denilen bu ülkenin lanse ettiği imajı bir görseniz aşık olmamak elde değil. O yüzden henüz kendi ülkenizi keşfetmediyseniz ileride belki yol arkadaşım olabilirsiniz! Norveç ”Soğuk Cennet” Ülkenin yönetim biçimi anayasal monarşi ve başkenti Oslo‘dur. 385,207 […]
Her kitap ayrı güzel, dünyasına girdikten sonra… Ama bazı başyapıtlar vardır, gerçekten okumak zevk verir. Okudukça içine düşer, yeni bir dünyanın kahramanı olursunuz. Herkes için değişebilecek bir liste… Daha iyisi varsa da ben okuduğum kadarını biliyorum ve bunlar şu an en iyisi! Daha birçok türde konuşulacak kitaplar olsa da üç ayrı türde üç başyapıt derledim, […]

İlgini Çekebilir

Birçok kişinin ‘’zor ama maaşı iyi, garanti meslek gibi’’ düşünceleriyle ün kazanmış bir bölüm olan tıp fakültesini size en ince detaylarıyla aktaracağım. Öncelikle fakülteye gelmeden önce kendinizi ilk gün yapılacak çaylak şakasına ve ileri zamanlarda daha siz TUS isimli bölüm seçmenize yarayan sınava girmeden ‘’Sen ne doktorusun? ‘’ veya diş hekimliği ayrı bir bölüm olmasına […]
Her sayının bir anlamı yoktur belki. İnsanlar için önemli veya önemsiz binlerce sayı, binlerce rakam pi sayısının içinde yuvarlanıp gitmektedir. Fakat bu sayının ülkemizde yaşayan her insan için önemli olması gerekmektedir. Önemli olmak zorundadır. Bu sayı Türkiye’deki Hayvanları Koruma Kanunu’nu ifade ediyor. 24 Haziran 2004’ten bugüne kadar aynı şekliyle korunmuş bir anayasa maddesi. 5199’a göre […]
Merhaba. Uzun adı Gemi İnşaatı ve Gemi Makineleri Mühendisliği, kısa adı ise Gemi İnşa Mühendisliği olan bölümümü anlatmaya çalışacağım. Çoğu mühendislik bölümü gibi gemi inşa mühendisliği de içinde matematik, fizik, kimya ve özellikle matematik ve fiziğin alt dallarını içinde barındıran bir bölümdür. Özellikle mukavemet, sayısal yöntemler ve diferansiyel denklemler vazgeçilmez dersler arasındadır. Bu teorik dersleri […]
Mühendisliğin yapı taşı olan makine mühendisliğine bir şans verme zamanı gelmedi mi sizce de? Hakkında bir sürü şaka ve espri yapılmış bu disiplin hayatımızın her dakikasına dahildir. Haydi kısa bir tura çıkalım.  ”Her şey ters gidiyorsa unutma; uçak rüzgârı karşısına alarak yükselir, arkasına alarak değil.” Henry Ford Makine mühendisliği, her türlü mekanik ve enerji dönüşüm […]

Giriş

Bublogta'ya Hoş Geldin

Hadi birlikte içeriyi keşfedelim.
Neredeyse Bitti
Son olarak senden birkaç bilgi isteyeceğiz.