Marie Curie

Radyoaktivite alanında öncü araştırmalar yapmış ve bu araştırmaları sonucu Nobel Ödülü’ne layık görülmüş Leh-Fransız fizikçi ve kimyager Marie Curie 7 Kasım 1867 yılında, Polonya’nın Varşova kentinde dünyaya gelmiştir. Sofia, Hela ve Bronya isimlerinde 3 kız; Joseph isminde bir erkek kardeşi vardı.

O sıralar ülkesinin durumu çok kötüydü. 1795 yılında güçlü bir krallık olan Polonya kaşla göz arasında Avusturya, Prusya ve Rusya tarafından paramparça edilmişti. Varşova, Lehçeyi ve kültürünü silip yok eden Rus çarının egemenliğindeydi. Direnenler ağır cezalara çarptırılıyorlardı. Lehlerin eğitim hakları kısıtlanıyordu.

Marie’nin babası Wladyslaw Sklodowski, bilimsel bir kariyer için eğitim almıştı ancak bu yönde kendini geliştiremedi. Çünkü o dönemde Lehlerin laboratuvarlarda çalışması yasaklanmıştı. Bu nedenle fizik ve matematik öğretmenliği gibi işlerle yetinmesi gerekiyordu.

Öğrenmek Marie’nin küçüklüğünden beri iliklerine işlemişti. Dünyayı değiştirerek iyileştirmek için kendilerini öğrenmeye adayan ve büyük amaçlar edinmeye inanan öğretmenlerle dolu bir aileden geliyordu. Marie’nin annesi en iyi özel kız okulundan mezun olduktan sonra o okulda çalışmaya başlamış, sonunda da okulun müdiresi olmuştu. Bu nedenle çocuklarının eğitimine çok önem veriyordu. Ailesi, annesinin müdürlük yaptığı yurtta kalıyordu.

Ailesinin içinde büyük bir milliyetçi ruh vardı. Tüm ırkçı yaklaşımlara rağmen ülkelerine sevgileri hiç azalmadı. Bu ruh Marie’ye de geçti.

Bebekken emekleyerek babasının çalışma odasına giren Marie, havadaki basıncı ve sıcaklık değişimini kaydeden duvar barometresi incelerdi. Birkaç yıl sonra parlak cam tüpler, teraziler ve elektrik akımlarını tespit etmekte kullanılan bir elektroskobun olduğu cam kapaklı dolaba ilgi duymaya başladı. Yani kısaca bilime merakı daha bebekken başlamıştı.

Okumaya başladığında 4 yaşındaydı. Okumayı kardeşlerini izlerken kendi kendine sökmüştü.

1875 yılında ablaları Sofia ve Bronya tifüse yakalandı, Sofia 1876 yılının ocak ayında ölürken Bronya iyileşti. 2 yıl sonra Marie’nin annesi verem sebebiyle öldü.

Ülkedeki eğitim sistemi nedeniyle kadınların üniversiteye gitmesi ya da teknik eğitim görmeleri için yurt dışına çıkmaları gerekiyordu. Eğitimini aldıktan sonra üniversiteye gitmek için yollar aramaya başladı. Kendisi gibi okuma aşkıyla dolu olan ablası Bronya ile anlaşama yaptı. Kardeşi Bronya ve Marie çalışıp para biriktirdiler, 1885 yılında Bronya Sorbonne’da tıp eğitimi almaya başladı. Mezun olduktan sonra Marie’ye matematik ve fizik eğitimi alması için yardım etti.

1891 yılında Paris’te ablasının yanında eğitime başlayana dek Varşova’da Endüstri ve Tarım Müzesi adı altında gizlice eğitim veren Polonya okulunda eğitim aldı.

Paris’e gidince önce ablasının yanında kalarak, sonrasında ise küçük bir tavan arasında yaşayarak eğitimini sürdürdü. 3 Kasım 1891 tarihinde başladığı eğitimde bir buçuk yılın sonunda sınıfının birincisi olarak fizik diploması aldı. 1894 yılında ise ikinci diplomasını matematik alanında aldı. Bir sonraki hedefi ise öğretmenlik diploması alıp Varşova’ya dönmekti.

1894 yılında Polonyalı bir bilim insanı aracılığıyla kardeşi Jacques ile piezoelektriği keşfeden Pierre Curie ile tanıştı. 35 yaşındaki Pierre Curie  Endüstriyel Fizik ve Kimya Okulu laboratuvarının başkanıydı. Marie ve Pierre, ortak bilimsel ilgilerinin de katkısıyla birbirlerine bağlanıp temmuz 1895’te evlendiler. Bu tarihten itibaren Maria Skłodowska yerine Marie Curie adını aldı.

1896 yılında öğretmenlik diplomasını aldıktan sonra 1897’de, daha önce Henri Becquerel’in duyurduğu; uranyum tuzlarının yaydığı, sonraları radyoaktivite olarak adlandırılacak ışın üzerine detaylı araştırmalara başladı. Eşi Pierre Curie ona araştırdığı konularda çok yardımcı oldu hatta bazen kendi araştırmalarını bırakarak tamamen onun araştırmalarıyla ilgilenmeye başladı. Fakat Eylül 1897’de ilk kızı Irene’in dünyaya gelmesi, çalışmalarına ara vermesine sebep oldu.

Elementlerin Keşfi

Temmuz 1898’de Curie’ler yeni radyoaktif bir element olan ve uranyumun radyoaktif bozunmasından ortaya çıkan polonyumu bulduklarını duyurdular. Buldukları elemente anavatanları Polonya’yı gururlandırmak için polonyum adını vermişlerdir.

Ardından Eylül 1898’de polonyumdan 9 kat daha fazla radyoaktif ışın saçan radyumu buldular.

Bu elementlerin ne kadar zararlı olduğunu bilmeden çalışmalarına durmadan devam ettiler.

Curie ailesi evlilikleri boyunca çektikleri tüm maddi sıkıntılara rağmen patent almayı reddetmiştir. Patent almanın bilim ruhuna ters düşeceğini söylüyorlardı. İkisi de keşiflerinin herkese açık olmasından yanaydı.

Marie, 1904 yılında doktorasını vererek Fransa’da gelişmiş bilim alanında doktora unvanı alan ilk kadın oldu. Aynı yıl radyoaktivite konusundaki araştırmalarından dolayı, kocası ve Becquerel ile paylaştığı Nobel Fizik Ödülü’nü alarak tarihte Nobel Ödülü alan ilk kadın oldu.

Normalde gazeteler sadece Nobel Edebiyat ve Barış ödülleriyle ilgileniyorlardı. Bilim dallarındaki ödüllerin halk tarafından anlaşılmayacağı düşünülüyordu. Ama ilk kez Nobel Fizik Ödülü yankı uyandırmıştı. Marie Curie’yi herkes merak ediyordu. Bilime katkı sağlayan kadın mı? Duyulmuş şey değildi. Hem romantik hem profesyonel bir ilişki? Birçok insan Curie çifti hakkında ne düşüneceğini kestiremiyordu. Hatta bazıları, keşiflerin sadece Pierre’ye ait olduğunu iddia ettiler. Kadınların bilime dair bir şey yapabileceklerine inanmıyorlardı.

Eğitim alanlarında bazı yerlerde hâlâ “Kadınlar giremez” tabelaları varlığını sürdürüyordu. Bütün yasalar erkekler içindi. Fransız kadınları oy veremiyor, genç kızlar ikinci sınıf kız okullarında okuyorlardı.

Dönemin en çok satan kitabında kadınların “kıt zekaları” ele alınıyordu. Kadın üniversite öğrencilerinin sayısı o kadar azdı ki Fransızcada öğrenmek anlamına gelen ”étudiante” kelimesi, argoda daha çok erkek öğrencilerin metresleri için kullanılıyordu. “Üniversite onları çirkinleştiriyor.” diye yazmıştı esprili biri. Üniversitede okuyan kadınlar mizah konusuydu, doğa kanunlarına karşı çıktıkları için saygıyı hak etmiyorlardı.

Basının tüm dediklerine rağmen Marie içindeki bilim sevgisiyle araştırmalarına hiçbir zaman ara vermedi.

O sıralar Marie ve Pierre radyasyondan kaynaklanan rahatsızlıklar geçirmeye başladılar. Radyumun dokuya verdiği zarar, araştırmacılar tarafından kabul edilmeye başlanmıştı. Aynı zamanda, radyumun etkisinin kötü dokulara uygulanarak tedavide kullanılabileceği fikri de doğmaya başlamıştı. Amerikalı mucit Alexander Graham Bell, kanserin tedavisi için tümöre radyum verilmesini önermişti.

1904 yılında eşi Pierre Sorbonne’da öğretmenliğe başladı. Marie de Sevr’deki bir kızlar okulunda fizik öğretmenliği yapmaya başladı. Sevr’deki ilk kadın öğretmen oydu. Aynı yılın sonlarına doğru ikinci kızları Eve doğdu.

19 Nisan 1906’da Pierre Curie bir at arabasının çarpması sonucu öldü. İki çocuğu ile dul kalan Marie, kocasının Sorbonne’daki öğretmenlik görevini sürdürdü ve 1908’de Sorbonne’daki ilk kadın profesör oldu.

1911 yılında radyum ve polonyumun keşfi ve araştırılmasındaki rolünden ötürü ikinci defa Nobel Kimya Ödülü’ne layık görüldü. Böylece tarihte iki Nobel Ödülü’ne sahip ilk kişi oldu. Hâlen 2 Nobel Ödülü’ne sahip tek kadındır. Yaptığı çalışma bir elementin radyoaktif işlemlerden sonra başka bir elemente dönüşebileceğini gösteriyordu.

Yaşadığı Kişisel Saldırılar

Bu başarılarının yanı sıra kişisel saldırılara maruz kaldı. İlk olarak tümü erkeklerden oluşan Fransız Bilim Akademisi bir oyla üyeliğini reddetti. Oysa akademi üyesi olmak için tüm nicelikleri taşıyordu, buna rağmen akademiye giremedi.

Bir süre sonra kocasının öğrencisi olan, kendisinden 5 yaş küçük, evli Paul Langevin ile ilişki yaşamaya başladı. Bu olay basına sızdırıldı. Basın tarafından dedikodulara, aşağılanmalara maruz kaldılar. Bu olay o kadar abartıldı ki gazetelerde, daha yeni aldığı Nobel ödülünden çok, yasak ilişkisi hakkında yazılar yazılmaya başlandı.

Haksız birçok eleştiriye maruz kalan Marie en sonunda evinin taşlanmasıyla birlikte yaşadığı yerden taşındı.

1914 yılında 1. Dünya Savaşı başladı. Savaşı anlamsız bulsa da Fransa için elinden geleni yaptı. Maddi manevi olarak ülkesinin yanında durdu. Hatta bir keresinde aldığı madalyaları bağışlamak istedi fakat reddedildi.

Marie savaş sırasında insanlarına yardımcı olabilmek adına girişimlerde bulundu ve ilk girişimi de X-ışın teknolojisinin askerî hastanelerde kullanılmasını sağlamak oldu. Savaşın uzun süreceğini ve çok sayıda yaralı olacağını tahmin ederek, X ışınlarının yaralıların vücudundaki şarapnel, kurşun yanı sıra kırık kemiklerin yerini belirlemekte doktorlara ne kadar yardımı olacağını ve bu sayede çok sayıda hayat kurtarılabileceğini öngördü. Hatta sadece bununla kalmadı “Küçük Marie” adı verilen insanlardan yardımla alınan araçları da tam donanımlı bir seyyar hastane hâline getirdi ve bu sayede savaş alanlarında X ışınını ve diğer tıbbi teçhizatları kullanarak birçok kişiyi tedavi etti. Bu sırada bulabildiği boş vakitlerde teknik bilgisini ilerletmek, bilgi eksikliklerini gidermek adına da çalışmalar yaptı. İyi bir radyolog olabilmek adına sadece X ışını aygıtlarının kullanımıyla ilgili teknik kitapları değil, anatomi ders kitaplarını da okudu. Otomobil kullanmayı öğrendi, sürücü belgesi aldı, otomobilde herhangi bir sorun çıkarsa tek başına halledebilmek adına otomobil mekaniği bile öğrendi. Kızı Irene de seyyar hastanesinde kendisine yardım etti. Bir süre sonra kızı tek başına çalışabileceği aşamaya gelince kızını başka bir cephedeki X ışını istasyonunun başında bıraktı.

Cephede yaralanan askerlerle ilgilendi. Savaş sırasında kolayca taşınabilir röntgen cihazını geliştirdi. Oradaki doktorlara o cihazı tanıttı ve nasıl kullanıldığını öğretti.

Savaştan sonra Radyum Enstitüsü’nü açtı. Marie Curie’nin Radyum Enstitüsü, dünya çapındaki en önemli araştırma merkezlerinden biri oldu. Enstitünün amacı radyoaktif maddelerin kimyasını incelemek ve bu doğrultuda tıbbi uygulamalar geliştirmekti. Marie oranın müdürü oldu.

1919 ve 1934 yılları arasında Marie’nin dingin yönlendirmeleriyle enstitü, yaklaşık beş yüz kitap ve makale yayımladı. Bu arada doktorlar sekiz binden fazla hastayı tedavi etmişti.

Marie’nin en önemli görevlerinin başında hem enstitü hem de dünya çapındaki bilim inşaları için radyum ihtiyacını karşılamaktı. Ne var ki radyum dünya çapında değerlenmişti. Otuz gramı yaklaşık üç milyon dolar değerindeydi. Hâlâ radyumun ne kadar zararlı olduğu fark edilmemişti.

Radyum Kızları

Radyumun büyük etkisi ticaret için kullanılmaya başlamasından sonra fark edildi. 1925 yılında New Jersey’de genç bir fabrika işçisi 9 iş arkadaşı öldükten sonra patronu dava edinceye kadar kimse bu konuda fazla önem vermedi. Gazeteler ölen kızlar için “Radyum Kızları” manşetlerini atmıştı.

Olay şöyle olmuştu. Fabrikada çalışan kadınlar yeni moda olan bilek saatlerinin kadranındaki rakamları radyum bazlı boya ile boyuyorlardı ve ucunun sivri olması için fırçayı yalamaları isteniyordu. Sonuç olarak kadınlar küçük miktarda radyum yutuyorlardı. Bazıları etkilenmese de diğerlerinin dişleri dökülmeye, çene kemikleri erimeye başlamıştı. Bu kadınlar sonunda zayıflayıp acı içinde öldüler.

Bunun sonucunda doktorlar küçük miktarda bile radyuma maruz kalmanın vücudu zehirlediğini ve kansere neden olduğunu fark ettiler.

1932 yılında 2. Radyum Enstitüsü’nü açtı. Ablası Bronya, enstitünün direktörü oldu.

Ölümü

1934 yılında Fransa’nın Savoy kentinde kan kanserinden öldü. Hastalığı, aşırı dozda radyasyona maruz kalmasına bağlandı. Bu yüzden ona “bilim için ölen kadın” denildi. Radyoaktivite çalışmalarından dolayı, radyoaktivite birimine “curie” denilmektedir.

Ölümünün ardından Sceaux’taki aile mezarlığına gömülmüş ancak 20 Nisan 1995’te Marie Curie’nin ve kocasının mezarları Fransa’nın ulusal anıt mezarı olan Panthéon’a taşınmıştır. Marie Curie başarılarından dolayı bu şerefe layık görülen ilk kadındır. Curie’nin not defterleri o kadar çok radyasyona maruz kalmıştır ki ancak kurşun kaplı bölmelerde muhafaza edilip sadece radyoaktif koruma altında incelenebilmektedir.

Marie Curie Dünyayı Nasıl Değiştirdi?

Radyumun keşfi radyoaktiviteden yepyeni bir alan açtı. O yıllardan beri radyum elementi çeşitli şekillerde kullanılmıştı. En önemlisi radyum kanser için etkin bir tedavi fırsatı veriyordu. 1950’li yılların ortasından itibaren doktorlar radyum yerine kobalt kullanarak radyasyon terapisini iyileştirdi. Böylesi çok daha güvenli, ucuz ve etkindi. Günümüzde radyasyon terapisi, kanser tedavisinde kullanılan silahlardan sadece biri. Bu arada bilim insanları hastalığın tedavisi için araştırmalarına devam ediyor.

Radyoaktivite çalışması, radyo-karbon tarihi saplama tekniklerini doğurdu. Karbon elementinin çeşitli formlarında yarı-ömür bilgisine sahip olduğumuz için karbon içeren fosil kaya ve diğer arkeolojik bulguların yaşlarını tahmin edebiliyoruz. Bu doğrultuda yapılan çalışmalarla dünyanın dört milyar yaşında olduğu bulunmuştur.

Çeşitli sektörler son derece katı güvenlik önlemleri ile radyoaktiviteyi kullanmaktadır. Örneğin gıda endüstrisi hastalığa neden olup gıdanın bozulmasına neden olan organizmaları öldürmek için radyoaktiviteyi kullanır.

Film, lens ve başka ürünler üreten şirketler statiğe neden olan tozu devre dışı bırakmak için radyoaktiviteden faydalanır.

Belki bunlar arasında en önemlisi Marie’nin atomun yeniden tanımlanmasına yol açan çalışmalarıdır. Kadim zamanlardan beri atom değişmez ve bölünmez bir şey olarak görülüyordu. Oysa Marie sayesinde atomun içinde bir sürü gezegen barındıran bir evrene benzediği anlaşılmıştı.

Aynı zamanda modern kadının da yaratılmasında etkiliydi ama özellikle bilimde kariyer yapmak isteyen kadınları destekledi. 1943 yılında başrolünü göz alıcı Greer Garson’ın oynadığı “Madame Curie” filmi, bilimi akıllarının ucundan bile geçirmeyen sayısız genç kıza esin kaynağı oldu.

Yazan: Zeynep Özdemir

Abonelik
Bildir
guest
0 Yorumlar
Satır içi yorumlar
Tüm yorumları görüntüleyin

Okuyucuların Beğendiği İçerikler

Birçok kişinin ‘’zor ama maaşı iyi, garanti meslek gibi’’ düşünceleriyle ün kazanmış bir bölüm olan tıp fakültesini size en ince detaylarıyla aktaracağım. Öncelikle fakülteye gelmeden önce kendinizi ilk gün yapılacak çaylak şakasına ve ileri zamanlarda daha siz TUS isimli bölüm seçmenize yarayan sınava girmeden ‘’Sen ne doktorusun? ‘’ veya diş hekimliği ayrı bir bölüm olmasına […]
Yaşanan herhangi bir gün hiç yaşanmasaydı, her şey daha farklı olur muydu? Misal dün hiç yaşanmasaydı veyahut bundan yıllar önce bir gün hiç yaşanmasaydı yine aynı mıydı hayatınız? Kadere inanmak subjektif bir bakış açısı olarak görünebilir ancak hayatın akışı olarak farklı bir yerden durumu ele alabiliriz. Bütün malzemeleri özene bezene kesip, doğrayıp harika bir yemek […]
Herkesin ölmeden görmek isteyeceği bir yer vardır. Yoksa da henüz keşfetmemiştir… Benim için burası Norveç. “Soğuk Cennet” veyahut “Kuzeyin İncisi” denilen bu ülkenin lanse ettiği imajı bir görseniz aşık olmamak elde değil. O yüzden henüz kendi ülkenizi keşfetmediyseniz ileride belki yol arkadaşım olabilirsiniz! Norveç ”Soğuk Cennet” Ülkenin yönetim biçimi anayasal monarşi ve başkenti Oslo‘dur. 385,207 […]
Her kitap ayrı güzel, dünyasına girdikten sonra… Ama bazı başyapıtlar vardır, gerçekten okumak zevk verir. Okudukça içine düşer, yeni bir dünyanın kahramanı olursunuz. Herkes için değişebilecek bir liste… Daha iyisi varsa da ben okuduğum kadarını biliyorum ve bunlar şu an en iyisi! Daha birçok türde konuşulacak kitaplar olsa da üç ayrı türde üç başyapıt derledim, […]

İlgini Çekebilir

Öykü ve romanlarıyla çağdaş yazarlar arasında ön plana çıkan Ayfer Tunç’un “Aziz Bey Hadisesi” isimli öykü kitabını Yapı Kredi Yayınları’ndan sonra 2006 yılında Can Yayınları basmıştır. Can Yayınları bu basımında Ayfer Tunç’un sadece Aziz Bey Hadisesi hikâyesine değil, beş hikâyesine daha yer vermiştir. Bu hikâyeler şunlardır: Kadın Hikâyeleri Yüzünden, Soğuk Geçen Bir Kış, Kar Yolcusu, […]
Alman tiyatrocu Bertolt Brecht, çeşitli kaynaklarda şu sıfatlarla anılır: Oyun yazarı, tiyatro kuramcısı, dramaturg, yönetmen, epik tiyatronun kurucusu ve baş temsilcisi, diyalektik maddeci tiyatro biçiminin öncüsü, şair, hikâye yazarı, romancı, estetikçi… Tam adıyla Eugen Berthold Friedrich Brecht, 20. yüzyılın eşiğinde, 10 Şubat 1898’de Alman İmparatorluğu’nun Bavyera eyaletinde yer alan Augsburg kentinde doğdu. Bir kâğıt fabrikasında […]
Marie Curie Radyoaktivite alanında öncü araştırmalar yapmış ve bu araştırmaları sonucu Nobel Ödülü’ne layık görülmüş Leh-Fransız fizikçi ve kimyager Marie Curie 7 Kasım 1867 yılında, Polonya’nın Varşova kentinde dünyaya gelmiştir. Sofia, Hela ve Bronya isimlerinde 3 kız; Joseph isminde bir erkek kardeşi vardı. O sıralar ülkesinin durumu çok kötüydü. 1795 yılında güçlü bir krallık olan […]
Jane Casey’nin kaleme aldığı Maeve Kerrigan serisinin 8. kitabı “Sessizliğin Peşinde” çok keyif alarak okuduğum bir kitap oldu. Polisiye kitaplarını okumayı çok seviyorum zaten ve yazarın kalemiyle tanışalı uzun bir zaman oldu. Yazarın kitaplarına seri olduğunu bilmeden başlamış ve çok sevmiştim. Ama şunu söyleyeyim ki bir yanlış anlaşılmaya mahal vermeyeyim. Serinin her kitabında farklı bir […]

Giriş

Bublogta'ya Hoş Geldin

Hadi birlikte içeriyi keşfedelim.
Neredeyse Bitti
Son olarak senden birkaç bilgi isteyeceğiz.