Elif İnci TUTKUN ve Hüseyin Recep DEMİRCİ ortak çalışmasıdır.

Latif BEYRELİ Kimdir?

Latif Beyreli, Yükseköğrenimini, Marmara Üniversitesi Atatürk Eğitim Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Eğitimi Bölümü mezunu olarak 1986 yılında tamamladı. Yüksek lisans eğitimini 1988 yılında, MÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü Türk Dili Ana Bilim Dalında “Lehcetü’l-Lügat” adlı teziyle; doktora eğitimini 1994 yılında, MÜ Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Türk Dili Ana Bilim Dalında “Şerifî-Şehname Tercümesi II” adlı teziyle bitirdi.

1987 yılında Marmara Üniversitesi Atatürk Eğitim Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Eğitimi Bölümünde araştırma görevlisi olarak başladığı akademik hayatına, 1998 yılında aynı fakültenin Türkçe Eğitimi Bölümünde öğretim görevlisi olarak devam etti. 2001 yılında öğretim üyesi oldu. 2014 yılında Türkçe Eğitimi alanında doçent, 2020 yılında profesör unvanını aldı. Hâlen Marmara Üniversitesi Atatürk Eğitim Fakültesi Türkçe Eğitimi Ana Bilim Dalında öğretim üyesi olarak görev yapmaktadır.

Sizi Türkçe bölümü okumaya iten neydi?

Türkçe bölümüne isteyerek geldim. Daha doğrusu 1971 yılında ilkokula başladım, 1986 yılında üniversiteden mezun oldum. Tabii bu uzun eğitim-öğretim hayatım boyunca birçok öğretmenle tanıştım, hayatıma dokundular bir şekilde. Çok değerli öğretmenlerim, hocalarım oldu. Eminim ki onların, özellikle ilkokul, ortaokul ve lise hocalarımın, beni bu mesleğe yöneltmede aktif olmasa da pasif bile olsa ciddi katkıları olduğunu düşünüyorum. Mesela ilkokul öğretmenimi hâlâ hatırlarım, görüşürüm. Allah uzun ömürler versin. 1971’de 6-7 yaşlarında bir çocukken onunla tanıştım, ilk tanıdığım öğretmen oydu. Onun bende çok büyük etkileri olmuştur, mutlaka olmuştur. İlerleyen yıllarda, ortaokul ve lisede çok değerli hocalarım oldu. Eminim ki onların bir katkısı olmuştur. Onun dışında ailemden bu konuda, öğretmenlik yapmam konusunda herhangi bir yönlendirme olmadı. Biraz şartlar, biraz içimde demek ki öyle bir meyil varmış bu mesleğe dönük olarak. Zannediyorum birinci tercihimdi, ikinci tercihim de sosyal bilgiler öğretmenliğiydi gibi hatırlıyorum. Şartların da sürüklemesiyle diyelim öğretmenlik mesleğini seçmiş oldum. İnsanın hayatta karşılaşabileceği en olumlu taraflardan bir tanesi sevdiği işi yapmasıdır. Ben o konuda kendimi şanslı hissediyorum. Sevdiğim, istediğim bir işi yapıyorum. Aşağı yukarı da 30-35 yıla yaklaştım, artık emekliliğim geldi diyebilirim. Meslekte hep iyi izlenimlerim oldu, iyi hatıralarım oldu. Bu açıdan mutluyum. İnşallah bizi dinleyen dinleyicileriniz de ileride kendi istedikleri, gönüllerinde yatan meslekleri icra ederler.

Eğitim hayatınızda en etkilendiğiniz olay neydi?

Tek bir, tekil olay anlatmak istemiyorum. Doğal olarak insan bu kadar zamanda mutlaka acı-tatlı bir sürü hatırayla donanıyor bir şekilde. Bunlardan bir tanesini anlatmak yerine genel olarak şunu söyleyebilirim: 1986 yılında bölümümüzden mezun olup ilk asistan olarak alınan kişi bendim. Dolayısıyla uzun süre akademisyenlikle iştigal ettim. Onun dışında askerlik hizmetim dolayısıyla yedek subay öğretmenlik yaparak diğer kademelerdeki, ortaokul ve lise öğretmenliğini daha önce tecrübe etmemiştim, işin o yönüyle de tanışma imkânım oldu. İnsana dokunmak çok farklı bir şeydir. Bu mesleği yapan insanların hakikaten hissedebileceği bir şeydir bu. İnsanla ilgilenen bütün meslekler için geçerli ama öğretmenlik bu bağlamda biraz daha farklı bir yerde duruyor bence. İnsana dokunmak her zaman bana aziz gelmiştir, muhterem bir iş olarak gelmiştir. Dolayısıyla mesleğimin en beğendiğim tarafı, beni ruhen tatmin eden tarafı insanlara dokunmak, insanların hayatında bir değişikliklere vesile olmak diye cevaplayabilirim bu sorunuzu da.

Sizce bir akademisyen öğrenci ilişkisi nasıl olmalı?

Bu soruyu kavramsal olarak bir yere oturtmak istiyorum. 2000’li yılların başlarından itibaren, zannediyorum, her yıl düzenli yapılan bir araştırma var: Türkiye’nin en itibarlı meslekleri araştırması. Orada Türkiye’nin en itibarlı meslekleri sayılırken öğretmenlik ve üniversite hocalığı ayrı kategoriler altında sınıflandırılıyor. Ben şunu vurgulamak isterim: Yaptığımız iş aslında bir öğretmenliktir. Yani akademisyenlik ayrı bir şey olarak düşünülmemeli. Hepimiz eğitimciyiz. Okul öncesi öğretmeninin işi neyse aslında benim işim de odur. Çok büyük bir farkımız yok, sadece hitap ettiğimiz kesim farklı. Ama hepimiz insanla uğraşıyoruz. Bizim akademisyen olarak bir misyonumuz daha var. O da derslerin, öğretmenlik görevimizin dışında bir de bilimsel çalışmalar yapmak gibi bir yükümlülüğümüz var. Bu yükümlülüğün olması bu işi temelde birbirinden ayırmıyor aslında. Şimdi işe bu açıdan bakarsak bir öğretmenin öğrenciyle iletişimi nasıl olmalıysa bir akademisyenin öğrencisiyle iletişimi aynı formatta olmalı. Yani akademisyen öğrenci ilişkisiyle öğretmen öğrenci ilişkisi arasında temelde bir fark yok. Gelelim şimdi nasıl olmalı sorusuna. Bir defa bir tarafta akademisyen ya da hoca var, bir tarafta öğrenci var ama şunu unutmamak lazım, ikisi de insandır. Meseleye insan ilişkileri açısından bakmak daha sağlıklı olur diye düşünüyorum. Hani toplumda şey vardır, kadın cinayetleri var -çok gündemde diye söylüyorum.-, çocuk işçi çalıştırma vs. gibi bir sürü insan ilişkilerini ilgilendiren birçok konunun temelinde aslında insanlar arası iletişim meselesi yatar. Kadına el kaldıran bir erkek, çok rahatlıkla bir erkeğe de el kaldırabilir. Meseleye bu açıdan bakmak lazım. İnsan ilişkileri bağlamından bunu koparmadan; saygı, sevgi çerçevesinde yürütmek en sağlıklısı diye düşünüyorum. Onun dışında akademisyen öğrenci ilişkisi veya iletişimi diye bir formata yaslamak çok doğru gelmiyor bana. İnsan ilişkileri bağlamında bakmak lazım. İnsan ilişkileri, evrensel olarak, siz karşınızdakine saygı göstereceksiniz, karşınızdakinden de -doğal olarak- saygı bekleyeceksiniz. Sevgi göstereceksiniz, sevgi bekleyeceksiniz. Bu formatın dışına çıkarmamak gerekir diye düşünüyorum. Hele hele belli alanlarda, mesela kendi alanımdan örnek vereyim yetiştirdiğim öğrenciler, emek verdiğim öğrencilerin de birkaç yıl sonra öğretmen olacağını varsayarsak ve onlar da sizden gördüklerini veya sizin yaptıklarınızı bir şekilde model olarak alıp öğrencileriyle aynı iletişim formunu kullanacaklar, dolayısıyla toplumsal iletişimde belki de işin temelini oluşturan iletişim şeklidir diye düşünürüm öğrenci öğretmen ilişkisini.

Cumhuriyetin ilk döneminde yapılan Türk Dil Devrimi’nin Türkçeye ne gibi olumlu veya olumsuz etkileri olmuştur?

Dil Devrimi dediğimiz şey aslında uzun bir sürecin ete kemiğe bürünmüş hâlidir diyebiliriz. 1932’de başlayan bir reform hareketidir. 4 yıl kadar öncesine dönersek 1928’de Latin harflerini kabul ettik. Kaç yıllık bir Arap alfabesi kullanma süreci 1928’de böylece sona ermiş oluyor. Daha önceki dönemde yani 2. Abdülhamit zamanında da alfabe değiştirmeyle ilgili bir iradenin ortaya çıktığını kaynaklar yazıyor. Ben alanın doğrudan uzmanı değilim ama okuduğum, incelediğim kadarıyla zaten Osmanlı’nın son döneminde de alfabenin değişmesi yönünde bir talep veya yukarıdan bir irade var fakat bu bir şekilde gerçekleşmiyor, gerçekleşemiyor o dönemin şartlarında ancak Türkiye Cumhuriyeti kurulunca bir defa ulus devlet kimliğiyle kuruluyor. Bir imparatorluk yapısından, bir sosyolojik yapıdan başka bir sosyolojik yapıya geçiyoruz. Dolayısıyla bunun sonucu olarak da Türkçe üzerinde, Türk tarihi üzerinde biraz daha derinlikli çalışmaların yapılması doğal olarak beklenir. 1932 yılında yapılan Dil Devrimi dediğimiz dilin sadeleşmesine dönük hareketler de aslında bu altyapı üzerine şekillenmiş bir süreçtir. Gelelim olumlu-olumsuz taraflarına. Her şeyin olumlu-olumsuz tarafları vardır. Hatta çok abartarak söyleyeyim içinde bulunduğumuz bu pandemi sürecinin de olumsuz tarafı vardır ama olumlu tarafı olarak bütün öğretmenler ister istemez biraz bilgisayar okuryazarlığı konusunda donanım sahibi oldular, bilgi sahibi oldular, hiç olmazsa farkındalık kazandılar gibi düşünülebilir. Dolayısıyla Dil Reformu’nun da olumlu tarafları, olumsuz tarafları mutlaka vardır. Baktığınız yere göre değişir aslında bu. Bana göre olumlu bir gelişmedir, olması gereken budur. Dil bir iletişim kanalıdır yani insanlar arasında anlaşmayı, iletişimi sağlayan bir kanaldır aslında. Dünyada 3000 ile 7000 arasında dil olduğu söylenir. Bütün diller netice itibarıyla o toplumdaki iletişimi sağlıklı olarak gerçekleştirmeye dönük birer kanaldır, birer araçtır. -Tabii ki bunun tersi de her zaman savunulabilir, bu iş biraz ideolojik boyutu da olan bir süreçtir.- Türkçe nihayetinde sadeleşmiş, okuma yazma oranı üzerine ciddi bir katkısı var Dil Devrimi’nin. 1930’ların başındaki bu reformu, daha öncesinde alfabe devrimiyle birlikte başlayan bu hareketi, aslında Türkçenin eğitim öğretimine dönük olarak atılmış bir adım olarak görüyorum ki nihayetinde eğitim öğretim konusunda da 1930’lardan günümüze geldiğimiz süreç ortada. Okuma yazma oranları, okullaşma oranları vs.ye baktığınızda olması gereken bir hareket. Geç kalmıştır, erken olmuştur; o ayrı mesele. Nihayetinde bütün diller anlaşmak için, iletişim için vardır. Onun dışında çok büyük bir anlam yüklemeyi ben doğru bulmuyorum. Bir araç nihayetinde bu. Bu aracı en olumlu, en verimli nasıl kullanabiliyorsanız o şekilde dizayn etmenizde de bir sakınca yok. İhtiyaca cevap vermiyorsa veya iletişimde birtakım kopukluklara veya sağlıksızlıklara yol açıyorsa bunun müdahale edilerek düzenlenmesi gayet doğal bir şeydir. Dil Devrimi’nin olumlu yönleri Türkçeye çok ciddi miktardadır, çok ciddi katkıları olmuştur Türkçe için. Ben böyle değerlendiriyorum.

Hepimizin diline pelesenk olmuş yabancı kelimeler var. Bu yabancı kelimelerden sizi en çok hangileri rahatsız ediyor ve neden?

Küreselleşme diye bir kavramı derinden yaşıyoruz. İliklerimize kadar bu kavramla iç içeyiz. Böyle bir ortamda yabancı kelime kavramını da belki yeniden tanımlamak gerekir. Neye göre yabancıdır?
Türkçe karşılığı olan kelimeler konusunda şöyle bakmak lazım: Dilde moda diye bir kavram var. Zaman zaman insanlar değişik ihtiyaçlarla veya değişik sebeplerle yabancı kelime kullanabilirler. Yabancı kelime olmasa bile sürümden kalkmış, arkaik kalmış Eski Türkçe bir kelime kullanabilirler. Sonuç itibarıyla -az önce söylediğim gibi- dilin temel işlevi iletişimi kurmaktır, iletişimi sağlamaktır. Bizi bu iletişimin dışına çıkaran, günlük iletişimi sekteye uğratan her türlü kullanım aslında marjinaldir. Bunu siz yabancı kelime olarak algılayabilirsiniz, bugün artık kullanımdan düşmüş Osmanlı Türkçesi döneminden bir kelime de olabilir; bu da aynı kapıya çıkar nihayetinde. Genel akım bu tür şeyleri kınamak yönündedir. Ama günlük iletişim bu tür formların, bu tür kuralların dışında işler. Siz o anda aklınıza ne geliyorsa, kendinizi en iyi şekilde ifade edebileceğini düşündüğünüz kelimeleri kullanabilirsiniz veya karşınızdaki insanların o ortamda, o bağlamda en iyi şekilde kafanızdaki düşünceleri anlayabileceği bir format kullanabilirsiniz. Bu kimi zaman Türkçe karşılığı olan yabancı bir kelime olabilir, kimi zaman bugün artık yaygınlaşmış Türkçe karşılığı olan eski bir kelime de olabilir. Dolayısıyla bunu abartmamak kaydıyla yani bunu bir hayat tarzı veya iletişim formu hâline getirmemek kaydıyla dil bu tür şeylere izin verir. Bütün diller için bu geçerli bir şeydir. Yanlış hatırlamıyorsam Ahmet Haşim’in bir benzetmesi vardır: Dili bir ağaca benzetir. Kelimeleri de yapraklara benzetir. Böyle bakarsak kelimeler bir ağacın yaprakları gibidir. Zaman içerisinde bu yapraklar dökülür, baharda yeni yapraklar açar, sonbaharda o yapraklar tekrar dökülür. Yani yapraklar ağacın olmazsa olmazı değildir. Çünkü gövdesi vardır, dalları vardır; asıl olan odur, dilin kendisidir. Kelimelere bu kadar fazla anlam yüklemek doğru mu üzerinde düşünmek gerekir. Dil gibi kelimeler de birer araçtır. Meramımızı, derdimizi en iyi anlatacak form ne ise o formu kullanmakta bence herhangi bir sakınca olmaz. Bunu bir Türkçeci olarak, bütün ömrünü Türkçeye vermiş birisi olarak, Türkçenin eğitimine öğretimine adamış birisi olarak söylüyorum, biraz tuhaf karşılanabilir bunun da farkındayım. Türkçe öğretmenliğinin de bir şeyi vardır. Öğrenciyi yazılı ve sözlü olarak kendini en iyi şekilde ifade edebilecek düzeye getirmek, aynı şekilde yazılı ve sözlü olarak dinlediklerini, okuduklarını en iyi, en sağlıklı şekilde anlayabilecek düzeye getirmektir. Dolayısıyla iş hep dönüp dolaşıp iletişime geliyor. İletişim sağlıklı olduğunda aslında bizler işlerimizi doğru yapmış sayılabiliriz. Böyle bakmak lazım diye düşünüyorum. Dolayısıyla Türkçesi olan bir yabancı kelime kullanmak -Bazı durumlarda ben de kullanıyorum, sizler de kullanırsınız.- bunu çok fazla büyütmeden yapılabilir. Ama bunu hayat tarzı hâline getiren insanlar zaten toplumda zamanla marjinalleşiyorlar. Çok köşeli olmadı, belki konuyu çok ana hatlarıyla, flu ifade etmiş oldum ama kanaatim bu.

Ülke genelinde üniversite sayılarının bu kadar fazla olmasını nasıl karşılıyorsunuz? Bu durumun eğitim ve bilime yansıması sizce nedir?

Tabii “çok olması” deyince baştan bunu olumsuzluyoruz. Reel olarak bakarsanız piyasa ekonomisinde bir şey çoğalırsa kıymeti düşer. İşin bir tarafında bu var. 200 küsur üniversitemiz var. Bu doğal olarak kalite problemini de getirecekti ki getirdi nitekim. Tabii üniversiteyi şöyle değerlendirmek lazım: Üniversite; sosyal çevresiyle, kültürel çevresiyle üniversitedir. Yoksa siz son derece uygun mekânlar inşa edebilirsiniz, bütün imkânlarını öğrencilere sunabilirsiniz ama orada, o çevrede bir kültürel doku yoksa orada üniversite açmanın çok da şeyi yok. Ortaöğretim kurumu açmak gibi bir şey olur. Oysa üniversite böyle bir şey değildir. Üniversite sadece kampüsüyle değil, kampüsün dışında sosyal çevresiyle, kültürel çevresiyle üniversitedir. Öğrenciye ders dışında da birtakım imkânlar sunmanız lazım ki öğrenci kendisini yetiştirebilsin, kendisini geliştirebilsin. Dolayısıyla bugün Türkiye’deki üniversitelerin -maalesef- bir bölümünde bu kültürel çevre, kültürel iklim yok. Çok güzel kampüsleri var hatta yeni bir eğilimle üniversiteler artık biraz şehirlerin dışına yapılıyor. Bunun da çok doğru olduğunu ben düşünmüyorum. Şehir merkezine yapmak kolay değil. Ama üniversitelerin böyle şehirlerin dışına yapılması bana çok doğru gelmiyor. Yapıyorsunuz kampüsü oraya, yurtlarını inşa ediyorsunuz; kafeterya, kantin birtakım donatılarla dizayn ediyorsunuz. Tamam, kampüsten içeri girince gayet güzel bir ortam var ama öğrenci kampüsten çıktığı zaman hiçbir şey yok etrafında. Dolayısıyla üniversiteyi üniversite yapan şey biraz da kampüsün dışındaki o kültürel dokudur. O dokuyla iç içe olması idealdir üniversitenin. Ama son birkaç on yıl içerisinde birtakım teknik zorunluluklarla belki üniversiteler -maalesef- bu ortamların dışarısında kuruldu, gelişti. Bunun ben çok doğru olduğunu düşünmüyorum. Bir taraftan da genç nüfus yükseköğrenim alma talebiyle ortaya çıkıyor. Bu taleplerin de karşılanması lazım. Maalesef şu anki realite bu talepleri karşılarken bir taraftan da ister istemez üniversitenin kalitesi zedeleniyor. İnşallah önümüzdeki süreçte bu bir dengeye oturacaktır. Nihayetinde eğitim de bir arz-talep dengesi üzerine kuruludur. Öğrenci kaliteli eğitim talebiyle üniversitelere geldikçe üniversite de gerektiği gibi, sadece sınıf içerisinde eğitim öğretim değil, onun dışında da birtakım etkinliklerle öğrenciyi başka yönlerden de yetiştirecek, besleyecek, donatacak birtakım imkânlara da kavuşacaktır diye düşünüyorum. Şunu da söyleyebilirim: Üniversiteler bulundukları illere, ilçelere farklı bir kültürel hava da katarlar. Dolayısıyla bu bir dönüşüm içerisindedir. Diyelim X yerde bir üniversite açıldı, üniversite bir taraftan burayı kültürel olarak besleyecek, geliştirecektir; bir taraftan da ister istemez zaman içerisinde oranın kültürel dokusuyla hemhâl olarak kendisini dönüştürecektir. Şimdilik söyleyeceklerim bu kadar.

Herkes akademisyen olabilir mi? Akademisyen olurken ne gibi yollar izlemeliyiz?

Herkes akademisyen olabilir mi? Doğal olarak olamaz. Bu her meslek için böyledir. Herkes pazarlamacı olabilir mi? Ben mesela pazarlamacı olamam. İkna kabiliyetim çok çok üst düzeyde değil. Öğretmenlik de böyledir. Akademisyenliği de yine ilk soruyla bağlantılı olarak söyleyeyim. “Herkes öğretmen olabilir mi?” gibi algıladım ben bu soruyu. O doğrultuda cevaplamak isterim. Herkes yapamaz bu işi. Yapmamalı daha doğrusu, çok net olarak söyleyeyim. Akademisyenlik, öğretmenlik nihayetinde hevesle başlıyor belki ama birtakım donanımlarınız olması gerekir. Bir defa insanla uğraşmayı sevmiyorsanız; sabırlı, sevgili bir yapınız yoksa öğretmenlik yaparsınız ama başarılı olamazsınız, mutlu olamazsınız. Çünkü insanla uğraşmak kolay iş değildir. Şöyle de bakılabilir: Bir belediye otobüsü şoförü de akşama kadar insanla uğraşıyor. Ne farkı var? Her meslek aslında insanla uğraşıyor. Yapılan her şey aslında insana dokunuyor. Öğretmenliğin ne farkı var diye sorgulanabilir. Öğretmenlik doğrudan insana dokunan bir meslektir. Bir doktor da insana dokunuyor nihayetinde ama öğretmenlik ondan biraz daha farklı olarak insanı alıyorsunuz, nasıl söyleyeyim, eski kitaplarda “Öğretmenlik tanrı mesleğidir.” yazar. Çok iddialı bir sözdür. İlk okuduğumda ben çok yadırgamıştım. Hakikaten çok ağır bir cümledir. Birçok mesleğin piri vardır. Genelde peygamberlere atfedilir eski meslekler. Ama öğretmenlik doğrudan doğruya tanrıya atfedilen, tanrı mesleği olarak adlandırılan bir meslektir. Genelde toplumsal algı olarak söyleyeyim, öğretmenlik için çok kutsal olduğuna dair bir kanaat vardır. Öğretmenlik mesleği kutsal bir meslektir diye biliriz. Oysa öğretmenlik kutsal bir meslek değildir. Her meslek kadar onurludur. Her meslek kadar saygındır ama kutsiyet atfetmek doğru gelmiyor bana. Çünkü kutsiyet atfettiğiniz zaman onu dokunulmaz hâle de getiriyorsunuz. Öyle değil. Öğretmenlik mesleğinin de bugün bir sürü problemi vardır. Konuşursak akşama kadar konuşuruz. Kutsiyet atfetmeden ama önem atfederek algılamak lazım. Şimdi gelelim soruya. Herkes öğretmenlik yapabilir mi? Herkes öğretmen olabilir mi? Herkes öğretmen olabilir şu anki sistemde. Öğretmenlikle ilgili bir bölüme girersiniz üniversite tercihinizle, bu bölümü bitirirsiniz, kontenjanlar dâhilinde KPSS’ye girersiniz, kazanırsınız, atanırsınız, öğretmen olursunuz. Benim bahsettiğim bu değil. Öğretmenlik yapabilme ehliyeti veya performansı önemlidir. Herkes öğretmen olabilir tabii ki mevcut sistemde ancak herkes öğretmenlik yapamaz diye düşünüyorum. Veya herkes öğretmen olmamalı diye düşünüyorum. Dediğim gibi insanla uğraşmayı sevmiyorsanız, içinizde insana dair bir şeyler, bir sevgi, saygı, öğretme heyecanı yoksa öğretmenlikten uzak durmak çok daha hayırlı diye düşünüyorum.

Türkçe/Türkçe öğretmenliği okumak isteyen öğrencilere ne tavsiye edersiniz?

Öncelikle böyle bir istekleri varsa onları tebrik ederim. Türkçeye gönül vermiş olmaları ve öğretmenliğe gönül vermiş olmaları bakımından tebrik ederim. Kendi öğrencilik ve akademisyenlik hayatımdan hareketle 1-2 şey söylemek mümkün burada. Genelde şöyle bir hataya düşülür: Üniversite eğitimi lise gibi, ortaokul gibi bir süreç olarak algılanır. Bu bir hatadır. Bu hataya düşmemeleri çok çok önemlidir. Üniversite eğitimi, daha önceki eğitimlerden farklı olarak belirli bir mesleğe yönlenmiş bir eğitimdir. Dolayısıyla kendilerini bir öğrenci olarak değil de müstakbel öğretmenler olarak görmeleri ve üniversitede yaşayacakları 4 yılı dolu dolu, “Ben bir öğretmen adayıyım, müstakbel bir öğretmenim.” düşüncesiyle, mantığıyla okumaları çok çok önemlidir. Bu hem kendilerinin akademik hayatındaki yetişmeleri bakımından hem de mesleğe hazırlanmaları bakımından çok önemli bir husus. Bunun dışında üniversite hayatları boyunca sadece üniversiteden yani amfilerden, sınıflardan ya da kampüslerden aldıkları, edindikleri bilgilerle yetinmeyip mutlaka bulundukları, okudukları şehir hangisiyse oranın kültürel ortamından da ciddi anlamda beslenmeleri gerekir. Az önceki soruya cevap verirken “Üniversite sadece kampüsüyle üniversite değildir. Bulunduğu kültürel çevreyle birlikte üniversitedir.” demiştim. Bu bağlamda şuna dikkat etmekte yarar var: Diyelim ki İstanbul’da bir üniversitede Türkçe öğretmenliği bölümünü kazandılar. Üniversitede kampüs içerisinden alacakları, edinecekleri, kazanacakları donanım %50’yse diğer %50’lik donanımını da kampüsün dışından kazanacaklar. Benim öğrenciliğim böyle bir öğrencilik olmuştur. Ben o anlamda kendimi çok şanslı görüyorum. Hemen hemen her gün -İstanbul için söylüyorum. Belki birkaç şehir için daha geçerlidir bu.- bir konferans, bir panel, bir kültürel etkinlik vs. mutlaka oluyordur. Dolayısıyla kendilerini bu yönden de geliştirmelerinde çok büyük fayda var. Bir diğer konu bugün artık üniversitelerimizde çift ana dal veya yan dal gibi değişik uygulamalar var. Çok güzel imkânlar sunuyor öğrencilere bu. Benim öğrenciliğimde bu imkânlar yoktu mesela. Eğer imkânları varsa -Tabii kontenjanla sınırlı bir şey bu söylediğim.- mutlaka farklı bir alanla, sevdikleri bir alanla, başarılı olabilecekleri bir alanla Türkçe öğretmenliğini desteklemelerinde yarar var. Bir diğer konu bugün artık gerek online gerek yüz yüze birçok kişisel gelişim kursları, programları, seminerleri mevcut. Bunlardan mutlaka bir veya birkaçıyla kendilerini donatmalarında büyük yarar var diye düşünüyorum. İlk aklıma gelenler bunlar. Bir diğeri yabancı dil meselesi -her ne kadar Türkçe öğretecek olsanız bile- dünyayı tanımak bakımından çok çok önemlidir. Bir Batı dilini hiç olmazsa anlayabilecek düzeyde, konuşacak düzeyde demiyorum, okuduğunu anlayacak düzeyde bilmekte büyük yarar var. Biz Türkiye Cumhuriyeti sınırları içerisinde Türkçe öğretiyoruz. Kapıkule’yi geçtiğiniz zaman başka bir ülkede yine o ülke ana dilini öğretiyor kendi çocuklarına. Yani bizim yaptığımız işin bir benzerini bütün ülkeler yapıyor nihayetinde. Dolayısıyla yabancı dil bilmek “Diğer ülkelerde bu işler nasıl yürüyor, onlar ne gibi etkinliklerle kendi çocuklarına ana dillerini öğretiyorlar?” gibi onlar hakkında biraz farkındalığımız oluşur. Bilgimiz, kültürümüz, görgümüz artar. Yabancı dili de böyle değerlendirmek lazım. Belki meslek hayatların boyunca hiç konuşmayacaklar ama oralarda yapılan şeyler hakkında farkındalıkları oluşur. Bu açıdan yabancı dil öğrenmelerinde büyük yarar var diye düşünüyorum. Biraz geç bir dönem üniversite dönemi ama yine de telafi edilebilecek bir dönemdir. Bugün internette hemen hemen her dilin -yaygın diller için söylüyorum.- öğretim videoları var. Bu imkânları da sonuna kadar kullanmakta yarar var diye düşünüyorum. Son husus olarak da bilgisayar okuryazarlığı veya dijital okuryazarlık konusunda mutlaka bir birikim sahibi olmalarında yarar var. Mamafih bu konuyla ilgili olarak öğretim programlarında bilgisayar dersleri var veya öğretim teknolojileri gibi birtakım dersler var. Bunların dışında her öğretmen adayının, Türkçe öğretmeni adayının orta düzeyde bir bir bilgisayar okuryazarı olması gerekir. Bilgisayar okuryazarlığı, bilgisayar kullanmanın daha ötesinde bir kavramdır. Bu konuda kendilerini geliştirmelerinde yarar var diye düşünüyorum. Şimdi yine aklıma gelen, ilaveten Türkçe öğretmenliği söz konusu olduğunda da doğal olarak okuma yazma konusunda diğer branşlara göre bir farklılıklarının olması beklenir. Okumayı sevmiyorsanız, yazıp çizmekten zevk almıyorsanız bu bölümü tercih etmenizde çok büyük bir fayda olacağını zannetmiyorum. Hiçbirimiz şair, romancı, hikâyeci olamayabiliriz. O ayrı mesele. Ama hiç olmazsa duygularınızı güzel bir şekilde yazabileceğiniz, dile getirebileceğiniz bir düzeyinizin olması beklenir. Şiir okumak, roman okumak veya bırakın edebî türleri edebiyat dışındaki türlerle de yani okumayla ilgili bir probleminizin de olmaması beklenir. Bunları tavsiye edebilirim.

Üniversite hayatımda sizden en çok duyduğum cümlelerden biri “Eğitimde merhamet vatana ihanettir.” sözünüzdür. Kısaca bunu da açıklayabilir misiniz?

Ben o sözü ilk kimden duyduğumu hatırlamıyorum. Kendi sözüm değil, öncelikle onu söyleyeyim. İlk duyduğumda biraz yadırgamıştım fakat zaman içerisinde tecrübelerimle de birleştirdiğimde aslında çok doğru bir söz olduğunu fark ettim, anladım. “Eğitimde merhamet”i şu anlamda kullanıyorum: İnsanlara karşı tabii ki merhametli olacaksınız. Merhamet olmazsa zaten bırakın öğretmenliği vs.yi insan değilsiniz demektir. İnsanı insan yapan temel özelliklerden, temel değerlerden bir tanesi merhamettir. Merhamet öyle çok düz, sığ bir kavram değil, arka planında çok farklı değerler barındıran bir kavramdır. Kastettiğim o değil. Merhametten kasıt -Benim anladığım manasını söylüyorum.- “Bu öğrenci 30 almış ama hadi bunu 50 yapalım, geçsin.” veya “Başarısız ama ileride kendini geliştirir.” türünden bir merhametçi yaklaşımdır. Bunu kastediyorum. Eğitim buna uygun bir alan değil. Az önce de söyledim, herkes öğretmen olabilir ama öğretmenlik yapabilmek ayrı bir şeydir. Siz hak etmeyen bir insana bu ehliyeti, bu liyakati sunduğunuz, verdiğiniz zaman onun size geri dönüşünün ya da topluma geri dönüşünün nasıl olacağını kestiremezsiniz. Dolayısıyla öğretmenlik yapma iradesiyle sizin karşınıza birisi geliyorsa o zaman o da kendi üzerine düşen belirli yeterlilikleri bir şekilde kazanmış olması gerekir. Bu nedir, çok teknik olarak söyleyeyim. Öğrencilerin çok hoşuna gitmeyecek şeyler olabilir bunlar ama realite budur. Vizeden belli bir puan almak lazım, finalden belli bir puan almak lazım. Nihayetinde de diploma puanı olarak belli bir puanı yakalamış olmanız lazım ki öğretmen olabilesiniz. Bunu sağlayamıyorsa sırf bunu sağlayamadığı için birtakım hoşgörülü yaklaşım “Aman olsun, bu da geçsin, mağdur olmasın.” şeklinde yaklaşmak çok doğru değildir. O sözden benim anladığım bu. Dolayısıyla bu işi hakkıyla yapmaya niyetli, bu işi yapma iradesini gösteren kişilerden de kendi üzerine düşen o sorumluluğu taşımaları beklenir. Onun için eğitimde yapacağınız bu türden gereksiz hoşgörüler sizin çocuklarınıza, torunlarınıza veya sonraki kuşaklara nasıl yansıyacak bunu kestirmek çok zordur. Büyük ihtimalle de olumsuz yansımaları olacaktır. Bu açıdan eğitim öğretimde, özellikle de öğretmenlikte biraz daha bu anlamda katı olmakta yarar var diye düşünüyorum. Bu yayını dinleyen öğrenciler üzerinde hoş bir izlenim bırakmayacaktır ama işin realitesi bu arkadaşlar. Aynısını bir tıp eğitimi için düşünün. Tıp eğitiminde “Falan derse girmedi, aman yazıktır, mezun olsun, kendini geliştirir.” diye bir şekilde tıp fakültesini bitirdiğini düşünün bir öğrencinin. Canınızı emanet edebilir misiniz? Öğretmenlik de böyledir. İnsanlar göz nuru çocuklarını size emanet ediyor. Hiç olmazsa belirli bir donanımınızın olması beklenir ki o insanların ümitlerini boşa çıkarmayasınız. Bu anlamda, bu kapsamda söylenmiş bir söz olduğunu düşünüyorum ve ben de severek kullanıyorum.

Hüseyin Recep Demirci içeriklerini beğendin mi? Sosyal medyada takip edin!
Abonelik
Bildir
guest
0 Yorumlar
Satır içi yorumlar
Tüm yorumları görüntüleyin
Hüseyin Recep Demirci içeriklerini beğendin mi? Sosyal medyada takip edin!

Okuyucuların Beğendiği İçerikler

Birçok kişinin ‘’zor ama maaşı iyi, garanti meslek gibi’’ düşünceleriyle ün kazanmış bir bölüm olan tıp fakültesini size en ince detaylarıyla aktaracağım. Öncelikle fakülteye gelmeden önce kendinizi ilk gün yapılacak çaylak şakasına ve ileri zamanlarda daha siz TUS isimli bölüm seçmenize yarayan sınava girmeden ‘’Sen ne doktorusun? ‘’ veya diş hekimliği ayrı bir bölüm olmasına […]
Yaşanan herhangi bir gün hiç yaşanmasaydı, her şey daha farklı olur muydu? Misal dün hiç yaşanmasaydı veyahut bundan yıllar önce bir gün hiç yaşanmasaydı yine aynı mıydı hayatınız? Kadere inanmak subjektif bir bakış açısı olarak görünebilir ancak hayatın akışı olarak farklı bir yerden durumu ele alabiliriz. Bütün malzemeleri özene bezene kesip, doğrayıp harika bir yemek […]
Herkesin ölmeden görmek isteyeceği bir yer vardır. Yoksa da henüz keşfetmemiştir… Benim için burası Norveç. “Soğuk Cennet” veyahut “Kuzeyin İncisi” denilen bu ülkenin lanse ettiği imajı bir görseniz aşık olmamak elde değil. O yüzden henüz kendi ülkenizi keşfetmediyseniz ileride belki yol arkadaşım olabilirsiniz! Norveç ”Soğuk Cennet” Ülkenin yönetim biçimi anayasal monarşi ve başkenti Oslo‘dur. 385,207 […]
Her kitap ayrı güzel, dünyasına girdikten sonra… Ama bazı başyapıtlar vardır, gerçekten okumak zevk verir. Okudukça içine düşer, yeni bir dünyanın kahramanı olursunuz. Herkes için değişebilecek bir liste… Daha iyisi varsa da ben okuduğum kadarını biliyorum ve bunlar şu an en iyisi! Daha birçok türde konuşulacak kitaplar olsa da üç ayrı türde üç başyapıt derledim, […]

İlgini Çekebilir

-Şahsiyet dizisine dair spoiler mevcuttur. Tetikleyici unsurlar içermektedir.- 2018 yılına damgasını vuran ”Şahsiyet” dizisini birçoğumuz izledik. Başlarda ne olduğunu anlayamadık hiçbirimiz, sadece birkaç tahminimiz oldu. 11 bölüm boyunca hiçbir şeyden emin olamadık ancak 12. bölümünde izlediklerimiz her birimizi paramparça etti. Dizinin finalinde, 11 bölüm boyunca Agâh Beyoğlu’nun ne için onca cinayeti işlediğini tüm çıplaklığıyla izledik. […]
Dostoyevski’nin Prusya Savaşları’nda yaşadıklarını eserlerine nasıl aktardığı, Danzig cephesinde şahit olduğu dramı, Kresy cephesinde tanıştığı ilk aşkını romanlarında hangi karakterlerle betimlediği üzerine olan makalemi yetiştirmeye çalışırken arkadaşımdan gelen bir telefon akademik gündemimin alt üst olmasına yol açtı. Eski uygarlıkların dilleri üzerine uzman olan arkadaşım son iki senesini Latince üzerine bir lügat hazırlamakla geçirmekte fakat lügat […]
Derinlerden Üzgün Bir Balık “Blobfish” Doğamızdaki hayvanlar, her ne kadar birbirleri ile benzerlik gösterse de bazıları özellikleri ile ön plana çıkar ve diğerlerinden ayrılırlar. Bazıları tavus kuşu veya papağan gibi rengârenk görüntüsüyle insanın gözünü kamaştırırken bazıları timsah veya kara mamba gibi vahşi görüntüsüyle insanın gözünü korkutur. Bazıları ise çirkinliği ile ün sanmıştır. Bunlardan en meşhuru […]
Avustralya kıtası altı bölgeden oluşmakta. Batısı ve iç kısımlarında verimsiz çöl toprakları bulunurken kuzeydoğusunda dünyanın en büyük mercan resifi ve yağmur ormanları bulunmakta. Bu eşsiz ve benzersiz farklılıklar sonucunda da ada kıta çeşitli canlılara ev sahipliği yapmakta. Avustralya kıtasının bin altı yüzlü yıllarda keşfedilmiş olması ve güney batısı hariç insan yaşamına pek uygun olmaması da […]

Giriş

Bublogta'ya Hoş Geldin

Hadi birlikte içeriyi keşfedelim.
Neredeyse Bitti
Son olarak senden birkaç bilgi isteyeceğiz.