fbpx

Yaşamak ve yaşanılanı kabullenmek çoğu zaman aynı çizgide ilerlemiyor. Kabullenebilmenin hep izlediği, âdeta bizi koruduğunu hissettiren dolambaçlı yolları var. Kırık hatıralardan güçlükle kurtulduğumuzda, hikâyeyi baştan sona anlatmamız gereken anlarda bile, bir şekilde kendimize güvenli sığınak bulabildiğimiz dolambaçlı yollar bunlar. ”Ben bu hikâyenin üzülen tarafındaysam elbette haklılık payım var.”, fikriyle ilerleyerek kaçtığımız bu sığınağı büyütüyor ve asıl hikâyenin parçalara bölünmesine, bize ait olan kısmına kapılarak oradan çıkamamaya alışıyoruz. Çünkü diğer parçalar yüzümüze yapmamamız gereken hataları ya da görmek istemediğimiz o gerçeği vuruyor. Çünkü biliyoruz ki diğer parçalar da hikâyenin diğer kahramanının sığınağı. Bizi olduğumuz yere sabitleyen gerçeklerden kurtulma hissi, bir yalanın gelişine tebessüm ettiriyor. Ancak dışarıya gösterdiğimiz o herkes haklı ve yerinde yanılgısı, ne yazık ki bazen içerideki düğümleri çözmeye yetmiyor. En azından benim için öyleydi ki bu yazıyı yazabildiğim bir sürece evrildi.

Üzgün olmak yerine bir şeylere veya birine kızgın olmayı tercih ediyoruz. Bana bunu nasıl yapar hissi içimizde yükselen dev bir öfkeye dönüşüyor ama asıl soru, bana bunu yapmasına neden izin verdim diyebilmek çünkü bu, sığınağından çıkmayı da göze alabilmek demek. Başkaları tarafından sorgulanmasın diye, anlatırken hikâyenin bütününden çaldığımız o duyguları artık biz de bulamadığımızda, sığınağın kapısı tamamen yüzümüze kapanıyor. Anlattığımız bu hikâye aslında bizim hep haklı olduğumuza, içimizi rahatlatan kuvvetli bir hisse ve peşimizden gelmeyen suçluluk duygusuna dönüşmüştü. Peki öyleyse neden hâlâ, güzel bir günün ardından tavanı izleyerek uzandığımız yatağımızda veya farkında olmadan elimizde ufak parçalara böldüğümüz kâğıt parçasıyla, sohbetten uzakta oturduğumuz o kalabalık sofrada ya da kahkahalara boğulduğumuz o andan sonra uzaklara baktığımızda içimize yerleşen o histe bizi bulmaya devam ediyor? Bunun elbette bir cevabı olmalı.

Ardında karmaşık ve suçlayıcı düşünceler olduğunu sandığımız o kapıyı biraz araladığımızda, üzerimize yıkılacağından emin olduğumuz bazı hisler var. Artık her canımız yandığında ulaşamayacağımız telefon numaraları, karşımızda görsek tebessümle sarılamayacağımız bir çift kol bekliyor orada. Bu yüzden kapının ardında her şeyden uzakta durmayı, yargılayan gözler yerine yalnız olmanın daha iyi olduğunu düşünüyoruz. Oysa artık birini ya da bir şeyi kaybetmekten o kadar korkuyoruz ki “Hiçbir şeye sahip olmazsam hiçbir şeyi de kaybetmem.” kurallı bir savunma oluşturmuşuz. Belki de, tüm bu ”tek başına olma ama bulunmayı da isteme” hissinin sebebi, biraz da hep kaçtığımız o hikâyenin eksik parçalarında gizlidir.

Tekrar aynı yoğun hisle üzülmeyi reddettiğimiz için gardımızı kolladığımız anlar vardır, karşımızdaki sevdiğimiz dahi olsa düşünmeden gururunu delik deşik edebildiğimiz, sonrasında pişmanlık duyulan o anlar hani. Yeter ki kalbimize çektiğimiz zırh sağlam kalsın. Sonra hikâye kalbimi korumak zorundaydım mavralarına dönüyor, oysa karşımızdakinin bile isteye tüm gardını indirdiğini fark edebilsek kapımıza yığılan tüm o hisler, korumaya çalıştığımız gurur, yerini cömertçe doldurabileceğimiz sevgiye bırakırdı. Yaptığımız ve bir daha hatırlamaktan dahi haz etmediğimiz veya bize yapılan ve hatırlandığında göğsünün orta yerine ince sızı hâlinde yayılan tüm o şeyler bir daha geri gelmeyecek, evet. Farklı şehirlerde, farklı masalarda, her defasında farklı yönleriyle ve hatta bazen sadece ortamda bahsi geçtiği konusu itibarıyla akla gelen, onunla yaşadığımız güzel anılarımızı ismini vermeden anlattığımız o kişi de geri gelmeyecek belki. Ama hikâye orada. Aynı zamanda asılı kalan ve asıl hissini yalnızca o iki kişinin bilebildiği, kaçtığımız ve farklı versiyonlarına tutunduğumuz o hikâye, aslında tüm gerçekliğiyle orada duruyor. Bölük pörçük ve her zaman haklı çıkaran kurduğumuz o senaryo bizi bu histen uzaklaştırmayacak. O kişiyi üzdüğümüzü bilmek bizi huzursuz etse bile ya da artık hiçbir şey hissetmeyerek bizi üzen o anıyı geride bırakmış saysak da en azından bundan sonra ne yapabiliriz, bunun için bir eşik daha geçmiş oluyoruz.

Kabullenmek. Bazen ne yapsak da değiştiremediğimiz o gerçek, hepimiz birilerinin hikâyesinde ”kötü” olarak kalacağız. Bazılarımız ne şanslıdır ki düzeltebilmek için hâlen kolladığı fırsatları var. Bazılarımız düzelmeyeceğine emin olduğu andan itibaren, haklı olduğu tüm parçaları asıl hikâyeden koparıp yeniden yazdı ve sığınağına geçip bunları tekrar tekrar okuyor. Ve düzelip düzelmeyeceğini önemsemeden, elimizde duran gerçek hikâyeyle kalakalan biz; yaptığımız tüm yanlışları da, elimizde kalan doğruları da, kaçamadığımız sevgimizi de kucaklıyoruz. Çünkü kazanamadığın bir şeyi, elbette kaybedemezsin de. Hep böyle kalacak sanabilirsin. Kalsın. Hikâyelerimiz bambaşka olsa bile, kabullendiğimiz gerçekler yüzümüzü düşürse ve bir çelik yelek gibi ”doğru geçirmez” gururu çıkarıp bir köşeye, özür dileyebilme veya özür dilenen kişi olabilme şansına erişirsek affedilmenin afili pek bir yanı da kalmayacak. Çünkü defalarca uzaklaştığını sandığın o yere; akşamüstü eve dönüp uzandığın o yatağında, dalıp gittiğin o kalabalık sofrada, uzaklara baktığın ama göremediğin her anında artık geri dönmeyeceksin. Çıkmaz olduğuna emin olduğumuz o sokak aslında çıkmaz değil, arkana bakarak yürüme. Artık köşeyi dönme vakti.

Demet içeriklerini beğendin mi? Sosyal medyada takip edin!
Abonelik
Bildir
guest
1 Yorum
Eskiler
Yeniler En çok oylananlar
Satır içi yorumlar
Tüm yorumları görüntüleyin
Demet içeriklerini beğendin mi? Sosyal medyada takip edin!

Okuyucuların Beğendiği İçerikler

Birçok kişinin ‘’zor ama maaşı iyi, garanti meslek gibi’’ düşünceleriyle ün kazanmış bir bölüm olan tıp fakültesini size en ince detaylarıyla aktaracağım. Öncelikle fakülteye gelmeden önce kendinizi ilk gün yapılacak çaylak şakasına ve ileri zamanlarda daha siz TUS isimli bölüm seçmenize yarayan sınava girmeden ‘’Sen ne doktorusun? ‘’ veya diş hekimliği ayrı bir bölüm olmasına […]
Yaşanan herhangi bir gün hiç yaşanmasaydı, her şey daha farklı olur muydu? Misal dün hiç yaşanmasaydı veyahut bundan yıllar önce bir gün hiç yaşanmasaydı yine aynı mıydı hayatınız? Kadere inanmak subjektif bir bakış açısı olarak görünebilir ancak hayatın akışı olarak farklı bir yerden durumu ele alabiliriz. Bütün malzemeleri özene bezene kesip, doğrayıp harika bir yemek […]
Herkesin ölmeden görmek isteyeceği bir yer vardır. Yoksa da henüz keşfetmemiştir… Benim için burası Norveç. “Soğuk Cennet” veyahut “Kuzeyin İncisi” denilen bu ülkenin lanse ettiği imajı bir görseniz aşık olmamak elde değil. O yüzden henüz kendi ülkenizi keşfetmediyseniz ileride belki yol arkadaşım olabilirsiniz! Norveç ”Soğuk Cennet” Ülkenin yönetim biçimi anayasal monarşi ve başkenti Oslo‘dur. 385,207 […]
Her kitap ayrı güzel, dünyasına girdikten sonra… Ama bazı başyapıtlar vardır, gerçekten okumak zevk verir. Okudukça içine düşer, yeni bir dünyanın kahramanı olursunuz. Herkes için değişebilecek bir liste… Daha iyisi varsa da ben okuduğum kadarını biliyorum ve bunlar şu an en iyisi! Daha birçok türde konuşulacak kitaplar olsa da üç ayrı türde üç başyapıt derledim, […]

İlgini Çekebilir

“Sisyphus’u gördüm, korkunç işkenceler çekerken: yakalamış iki avucuyla kocaman bir kayayı ve de kollarıyla bacaklarıyla dayanmıştı kayaya, habire itiyordu onu bir tepeye doğru, işte kaya tepeye vardı varacak, işte tamam, ama tepeye varmasına bir parmak kala, bir güç itiyordu onu tepeden gerisin geri, aşağıya kadar yuvarlanıyordu yeniden baş belası kaya, o da yeniden itiyordu kayayı, […]
Bugün 10 Mart 2022. Gülistansız 796. gün “Ne durumdayım biliyor musunuz? Ölüm Allah’ın emri, ölüm dünyada var. Gençlerin ölümü zor ama biz her gün yeniden ölüyoruz. Her gün… Toprağa bile basmaya kıyamıyorum, acaba kızım içinde olabilir mi diye. “ 21 yaşında, Tunceli’de bir üniversite öğrencisiydi Gülistan Doku. 5 Ocak 2020 tarihinden bu yana haber alınamıyor. […]
Bir girişim fikriniz var ve bu alanda bir marka oluşturmak istiyorsunuz ya da henüz küçük bir işletmesiniz ve işletmenizi büyütüp kârınıza kâr katmak istiyorsunuz. İşte bu yolda atmanız gereken ilk adım markalaşmak olmalıdır. Peki marka nedir?                Marka yalnızca kalabalık bir pazarda sizi diğerlerinden ayıran isim, logo ve slogandan ibaret değildir. Markanız insanların sizinle etkileşimde […]
Erkut Taçkın 1940 yılında bir deniz subayının oğlu olarak dünyaya geldi. Babası gibi Deniz Harp Okulu’na giden Erkut Taçkın, okul hayatı sırasında Silahlı Kuvvetler Yüzme Şampiyonu oldu. 1955 yılında Genç Denizciler Orkestrası’na katılarak müzik hayatına başladı. Babasının subaylığından dolayı yurt dışına giden denizcilere plak siparişi verip bunlarla Rock&Roll’u özümsedi. Deniz Harp Okulu Orkestrası ve Erkut […]