fbpx

Geçenlerde garip bir kahve kokusu çalındı burnuma, kokuyu usulca takip ettim. Dar, derme çatma kaldırımlardan ve rengarenk şemsiyelerle süslenmiş sokaklardan sonra Kadıköy, Bahariye’de nefis tatlılarıyla da meşhur olan bir kafede aldım soluğu. Diğer kahve kokuları gibi değildi buradan gelen koku. Mistik bir havası vardı. İnsanın kulağına bir şeyler fısıldarmışçasına yayılıyordu bütün caddeye. Üstelik aynı fısıltı burnuma yaydığı kokuyla da mest ediyordu beni.

Hemen oturdum, okkalı bir Türk kahvesi söyledim. Çantamı yanıma koydum, sigaramı çıkardım, tam yakacağım, karşımda bir adam belirdi. Öyle ani oldu ki onu fark edişim, korktum, irkildim, yok yok, en doğru kelime şaşırmak olacak galiba. Çünkü yüzü ve gönlü oldukça tanıdık olan bu adam; yapısı, duruşu ve mimikleriyle tam tersine keskin bir yabancı profili çiziyordu. Bembeyaz, kısa saçlarının arasında belki iki, belki üç siyah tel dans ediyordu. Beyazlara inat bayrak kaldırmışlardı âdeta. Çehresi geniş, yanakları sıkılası ve öpülesi, alnı bir uçak pisti kadar uzun ve gergindi. Göz çukurları güven veriyordu ama bakışları tam tersiydi. Daha doğrusu gözbebeklerinin içinde biriken küçük yıldız tozlarının parlaklığını seçebiliyordum ama o gözler öyle çok görmüş geçirmişlerdi ki dikkatli bakmayan biri iyimserliğini fark edemezdi. Nazlı bir candan, güneşli bir günden çıkıp gelmiş, sıcacık güveniyle birlikte sarılmış, hâlimi hatırımı sorarken bile göz temasından kaçınmamıştı. Çok etkilenmiştim doğrusu. Daha önce hiç böyle biriyle karşılaşmamıştım, böyle hissettiren biriyle. Bu yüzden tanıdığımı düşünmüyordum.

Karşımda dimdik duran bir adam vardı ama omuzlarındaki yükü uzaydan bile görebilirdiniz. Sadece dikkatli bakmanız yeterliydi. Bir gözü kapkaranlık, korkunç planlardan geçmiş ama bazılarından hâlâ geçememiş olsa da yine de direnerek her zamanki gösterişli zaferine ulaşacağından emin, şaha kalkmış bir at gibi dört nala gidiyordu. Diğer gözü bildiğim tüm umutların, tüm renklerin ve ışığın toplandığı bir gökkuşağı gibi göklere yükselmeyi bekliyordu.

Kimdi bu adam? Nasıl bu kadar samimi ama bir o kadar da uzak hissettirebiliyordu? Konuşmaya başlamamız sanki yıllar sürdü. Aklımda ne kahve kaldı ne de kokusu. Tüm dikkatimle ona ve onu tanımaya yoğunlaşmıştım ki saçmaladığımı fark etmem uzun sürmedi. Onun beni etkilediği gibi ben de onu etkilemek istemiştim, bu yüzden bir dizi saçmalık sıralamıştım. Hepsini o gittikten sonra masaya yatırdım. Bana ne yapmak istediğimi ve ne olmak, kim olmak istediğimi sorgulatmıştı. Üstelik bunu bir saatten kısa bir süre içerisinde yapmayı başarmıştı.

O gittikten sonra masaya yatırdığım her şeyi kendimle yüzleştirdim. Evet, benim bu hayattaki en büyük engelim kendimden başkası değildi ama en büyük anahtar da yine kendimden başkası değildi. Zaten kendimi öyle her zaman dinlemediğimi fark ettim. Müzikten başka bir şey dinlemiyormuşum uzunca bir süredir… Evet, belki ben de herkes gibi artık garanti şeyler istiyordum hayatımda ve herkes gibi olmak acınası geliyordu biraz ama şundan kesinlikle emindim, asla bir liman istemiyordum. Asla inzivaya çekilip sonsuza kadar o limanın getirdiği yüklerle, fırtınalı havalarla ve yalancı pembe günlerle geçirmek istemiyordum ömrümü. Yine tekrarlıyorum, evet, kararsızım ama bu benim en büyük silahım. En çok güvendiğim gizli gücüm. Çünkü kararsız olmak çoğu zaman binlerce başka seçenek doğurmamı sağlamıştı bana ve bunlar bakıldığında hiç fena seçenekler değillerdi. Bir şekilde beni hayatta tuttu ve eğitti. Evet, ben binlerce kitap okumadım ama hepsini okumayı dilerdim. Özellikle öyle bir zamanım olmasını…

Ben sadece paravan bir etiket arıyorum kendime. Geri kalan her şey çorap söküğü gibi gelecek zaten. Adı üstünde, gelecek! Teker teker çıkacağım basamaklarını sizin şu meşhur başarı merdiveninizin. Bunu kendime binlerce kez kanıtladım, başarılarımı dillendirmedim, yere göğe sığdıramayacak kadar besleyip büyütmedim belki ama başardım! Hem de öyle güzel başardım ki… Tüm pisliklerinden sıyrıldım hayatın. Deliliklerinden gülücükler hatta kahkahalar çizdim, ölümlerinden diriltmeler sağladım, siyah olan her geceden yepyeni bir gündüze çıkmayı başardım! Diğerlerine de kanıtlayacağım. Tek derdim bu.

Bunu yaparken kendim gibi yaşamaya devam edeceğim. Kendimden hiçbir şeyi söküp atmadan, biraz iyileştirerek ve olgunlaşmasına izin vererek devam edeceğim yola. Belki biraz öğüt katacağım tadıma, bir tutam tarih ve biraz da tecrübe. Sonucu her ne olursa olsun yapacağım, bedeli ne olursa olsun ödeyeceğim. Karşıma çıkan adam gibi. Aynı bu beyaz kurt görünümlü ama paçalı bir güvercinin yüreğine sahip adam gibi. Onun kendine inandığından daha fazla inanıyorum ben güzel olan her şeye; umuda, coşkuya, yeniden pırıl pırıl oluşan geleceklerimizin bu çağdan bakınca bile görüneceğine…

O güzel insanlar, o güzelim atlara binip çekip gitmiş olabilirler ama Yaşar Kemal gibi dimdik yazmaya, Abdi Ağa’ların nicesine İnce Memed gibi direnerek karşısında sapasağlam durmaya devam edeceğim. Gerekirse yanacağım, gerekirse söneceğim ama asla pes etmeyeceğim. Zaten hiç kimseler yanmazsa, sizler ve bizler yanmazsak nasıl çıkarız karanlıklardan aydınlığa, değil mi Nazım?

İşin özü, güzel bir etki bıraktı o adam ben de. Güzel ve özel bir etki bıraktı. Bana nedenlerimi geri verdi, hırsımı gözümün içine bürüyüp yüreğime akıttı, bana kim olduğumu hatırlattı ve kim olmak istediğimi. Sahi, bendeki bu derin uykunun sebebi neydi? Belki de haklıydı, kendime üzülüyordum. En üzülmediğimi sandığım anda bile belki de kendi kazdığım kuyunun içinde kendi acılarıma acıyordum. Bilmem, belki de… Olabilir…

O gittikten sonra bir tane daha okkalı Türk kahvesi söyledim. Bu sefer yanında soğuk bir bardak suyla beraber. Çünkü gerçeklerle yaşayan bir adamın tokadı bir süre sizi yerinize çiviliyordu ve kolay kolay sindiremiyordunuz olup biteni. Kalkamıyordunuz o gerçeklerden. O gerçeklerin sarsıcılığı ve baş döndürücülüğü yüzünden kafedeki bütün kahveleri içmek istedim. Sonra bir an saatin farkına vardım, gece yarısına az bir zaman kalmıştı. Senelerdir orada oturuyormuş gibiydim. Sessiz sedasız kalktım. Beynim şokla uyuşmuş gibiydi. Üstelik üşümüştüm de ama üzerime giydiğim ceketim değildi, o adamın etkisiydi.

nazdrovyia içeriklerini beğendin mi? Sosyal medyada takip edin!
Abonelik
Bildir
guest
4 Yorumlar
Eskiler
Yeniler En çok oylananlar
Satır içi yorumlar
Tüm yorumları görüntüleyin
nazdrovyia içeriklerini beğendin mi? Sosyal medyada takip edin!

Okuyucuların Beğendiği İçerikler

Birçok kişinin ‘’zor ama maaşı iyi, garanti meslek gibi’’ düşünceleriyle ün kazanmış bir bölüm olan tıp fakültesini size en ince detaylarıyla aktaracağım. Öncelikle fakülteye gelmeden önce kendinizi ilk gün yapılacak çaylak şakasına ve ileri zamanlarda daha siz TUS isimli bölüm seçmenize yarayan sınava girmeden ‘’Sen ne doktorusun? ‘’ veya diş hekimliği ayrı bir bölüm olmasına […]
Yaşanan herhangi bir gün hiç yaşanmasaydı, her şey daha farklı olur muydu? Misal dün hiç yaşanmasaydı veyahut bundan yıllar önce bir gün hiç yaşanmasaydı yine aynı mıydı hayatınız? Kadere inanmak subjektif bir bakış açısı olarak görünebilir ancak hayatın akışı olarak farklı bir yerden durumu ele alabiliriz. Bütün malzemeleri özene bezene kesip, doğrayıp harika bir yemek […]
Herkesin ölmeden görmek isteyeceği bir yer vardır. Yoksa da henüz keşfetmemiştir… Benim için burası Norveç. “Soğuk Cennet” veyahut “Kuzeyin İncisi” denilen bu ülkenin lanse ettiği imajı bir görseniz aşık olmamak elde değil. O yüzden henüz kendi ülkenizi keşfetmediyseniz ileride belki yol arkadaşım olabilirsiniz! Norveç ”Soğuk Cennet” Ülkenin yönetim biçimi anayasal monarşi ve başkenti Oslo‘dur. 385,207 […]
Her kitap ayrı güzel, dünyasına girdikten sonra… Ama bazı başyapıtlar vardır, gerçekten okumak zevk verir. Okudukça içine düşer, yeni bir dünyanın kahramanı olursunuz. Herkes için değişebilecek bir liste… Daha iyisi varsa da ben okuduğum kadarını biliyorum ve bunlar şu an en iyisi! Daha birçok türde konuşulacak kitaplar olsa da üç ayrı türde üç başyapıt derledim, […]

İlgini Çekebilir

Eternity And A Day (Sonsuzluk ve Bir Gün) Keder, ifade edilmemiş aşktır. Şairler sözleriyle yalnızca aşkı değil, acıyı da büyütürler. Theodoros Angelopulos‘un yönetmenliğini yaptığı Eternity and A Day filminde,  Yunan bir şair olan Alexandros’un hikâyesi de şiirlerinde olduğu gibi acıyı büyütüyor. Alexandros ölümcül bir hastalığa yakalandığını öğrenir ve hastaneye gitmeden önce son bir günü kalmıştır. […]
Bugün konu ise Rönesans’ın baş karakterlerinden Michelangelo. Ben bu konuya öncelikle Sistine Şapeli’nden giriş yapmak istiyorum. Evet Sistine Şapeli’nin şu anda tavanlarını süsleyen olağanüstü resimler Michelangelo’ya ait. Ben de buradan yola çıkarak araştırmaya başladım. 1500’lu yıllarda o zamanın Papa’sı II. Julius tarafından Michelangelo’ya yaptırılan bu resimlerin birazından bahsetmek istedim. Papa bu resimleri ilk gördüğünde Michelangelo’ya […]
CEMAAT, İSTİKRAR, ÖZDEŞLİK Cesur Yeni Dünya, teknolojinin ve bilimsel teknik bilginin kontrolünde olan bir toplumda birey düşüncesinin ve özgürlüğün olmadığı ama bunun yerine sistemin istediği biçimde yaşayıp ve düşündüğünü sanan edilgen insanların olduğu bir dünyadır. Roman, Londra merkezli ve yöneticisinin Mustafa Mont olduğu Dünya Devleti’nde geçmektedir. Dünya Devleti de diğer birçok distopik romanda olduğu gibi […]
Bildiğimiz üzere II. Dünya Savaşı’nın sonunda Soğuk Savaş süreci başlıyor ve dünya, ABD ve Sovyet Rusya’dan oluşan iki kutuplu bir düzenin etrafında şekilleniyor. Bu kutuplar arasında her alanda olduğu gibi uzay ve havacılık alanlarında da rekabet yaşanıyor ve pek çok ülke bu alanlara yönelik ajanslar kurarak gerekli çalışmalara başlıyor. Günümüzde de devam eden bu çalışmalar, […]

Giriş

Bublogta'ya Hoş Geldin

Hadi birlikte içeriyi keşfedelim.
Neredeyse Bitti
Son olarak senden birkaç bilgi isteyeceğiz.