Zeynep KUŞ ve Hüseyin Recep DEMİRCİ ortak çalışmasıdır.

Mustafa S. Kaçalin, 1957 İstanbul doğumludur. Rize’nin Çamlıhemşin ilçesine bağlı Çayırdüzü köyünden göç etmişlerdir. 1972 yılında girdiği Hasköy Lisesi’nden 1975 yılında mezun oldu. 1976 yılında başladığı lisans eğitimini İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde 1980 yılında tamamladı. Doktorasını aynı bölümde Prof. Dr. Muharrem ERGİN’in tez danışmanlığında “Çiñggis Kağan Târihi Çevirisi” tez konusu ile tamamladı. 1982 – 1987 yıllarında Araştırma Görevlisi olarak Marmara Üniversitesi’nde çalıştı. Yine aynı üniversitede;
1990 – 1994 yıllarında Öğretim Görevlisi Doktor
1994 – 1998 Yardımcı Doçent
1998 – 2006 Doçent Doktor
2006 yılında Profesör oldu. Marmara Üniversitesi Atatürk Eğitim Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mustafa S. Kaçalin 6 Mart 2012 tarihli Resmî Gazete’de yayımlanan üçlü kararname ile Türk Dil Kurumu Başkanlığı görevine getirildi.
2018 yılında Marmara Üniversitesi’ndeki asli görevine döndürülmek üzere görevinden alınmıştır.
Halen Marmara Üniversitesi Atatürk Eğitim Fakültesi’nde öğretim üyesi olarak görevine devam etmektedir.

Sizi Türkçe bölümü okumaya iten neydi?

İlkokulda başladı. Dil bilgisi dersi 4-5. sınıflarda vardı, sevmiştim. Sonraları fizik, matematiğe de kabiliyetim vardı ama sevmiyordum. Ortaokulda, lisede matematiğe gitsem mi diye düşünürken hayatın içinde olan ama cevabını bulamadığım şeylerle karşılaşıyordum. Örneğin (çevremdekilere) “vites” kelimesini sorduğumda bana vizite, kartvizit kelimesiyle anlatmağa çalıştılar. Anladım ki bilemediğimi benim öğrenmem lazım. Böyle böyle dile yöneldim. Üniversite tercihlerimde yazayım bulunsun değil, birinci sıradaydı. Puanım bazı tıpları, mühendislikleri tutuyordu, bir tek uçak mühendisliğini tutmuyordu. Güldüler bana. “Akılla mı gidiyorsun, şiir okumanın ne faydası var?” dediler. Ablamın bir arkadaşı vardı, İstanbul Teknik Üniversitesinde asistandı bana “İleride çocuğuna ayakkabı almak isteyeceksin, şiirle ayakkabı alınmaz. Para kazanmak lazım.” dedi. Lisede üniversite hazırlık kurslarına gitmiştim. Hoca fizik anlatır, “İki araba karşılıklı 45 km hızla geliyor, 50 metre kala frene bastılar, çarpışırlar mı?” gibi sorular çözüyordu. Ben sıranın altında Seyyid Nesimi Divanını okuyordum.

Lisedeyken soğuk bir havada “Kütüphaneye gidelim, soba yanıyormuş.” dediler. Tamam gittik de orada ne yapacaksın? Eski ne yazılmış diye kataloğu karıştırırken Eski Türk Yazıtları diye bir kitap buldum. İkinci cildi varmış, onu iki üç kere okudum, döndüm doğru yanlışları işledim yine okudum. Lise sonda M. Talât Tekin’in A Grammar of Orkhon Turkic’ini Amerika’daki bir yakınım vasıtasıyla getirtmiştim.

Eğitim hayatınızda en etkilendiğiniz şey neydi?

Çeşitli şeyler var. Bazı şeyler kendiliğinden oldu. Sorularıma cevap veremeyen muhataplarla karşılaşınca kendim uğraşmaya başladım. Çoğu şey de kendi gayretim ile oldu. Vaktimi başka şeylere harcamamaya gayret ettim. O işten zevk almaya çalıştım. Sahafların bende çok etkisi oldu. Benim yetişmemde iki tane sahafın büyük yeri var. Bana müşteri gibi değil büyük biri gibi davrandılar. Hocalarımdan sonra onlar beni yetiştirdi. Birisi Emekli Hava Astsubayı İsmail İsmet ÖZDOĞAN, öbürü de Emekli Deniz Kurmay Albayı Mahmut Ferda ANAOĞUL.

Ben lisedeydim o zamanlar, Kadıköy/Moda’da arkadaşıma giderken bir baktım kitapçı var. Kitaplara bakarken biraz fazla durmuşum vitrinde “Delikanlı içeri gel bak, içeride başka kitaplar da var.” dedi. Böyle başladı. Orada arkadaşları da gelir sohbet ederlerdi. Çok güzel tecrübeler edindim ve Türkçenin inceliklerini öğrendim. Birbirlerine öfkelendiklerinde bile terbiyeli konuşurlardı. Biriyle nasıl konuşulur, nasıl davranılır orada öğrendim, onların yanında yoğruldum. Yanlarında kitap taşıdım, dükkâna baktım. Oradan yetiştim. Sahaflardan yetiştim.

Öğretmen/bilim adamı-öğrenci ilişkisi nasıl olmalıdır?

Bunlar birbiriyle alakalı ama ayrı ayrı şeyler. Bir lokantanın aşçısı olur ama aşçıya hazır malzeme gelmesi lazım. Lokantanın para akışını teftiş etmek için iyi bir muhasebecisinin olması lazım. Ama dışarıdan biri sadece kasada oturanı tanır. İlim de böyledir. İlmi toplaman lazım, bu işin ayrı bir tarafı. İkincisi ilmi kaydedeceksin. Sonra gelen müşteriye satacaksın yani öğrencine vereceksin. Bunlar ayrı kademeler. Bir insan bu üçünü aynı eşitlikte yapamaz.

Hayatta karşılaştığım örnekler sonucunda gördüm ki konuşmaya gerek yok, ihtiyacı olan öğrenir. Yazabilen biri konuşamaz/konuşmaya gerek duymaz. “O zaten orada yazıyor, o biliniyor.” diye düşünür.

Hatiplik ayrı, ilim adamlığı ayrı mesele. İlim adamı çok şey bilen değildir. İlim adamı, herkesin “Yol burada bitti, buraya kadar.” dediği noktadan sonra yol yürüyen adamdır. İkinci olarak herkesin bildiğini değil kimsenin bilmediğini araştıran adamdır. Bilinen zaten bilinir, bilinmeyenler ne?

Bizim yaptığımız bir hata var: 8 kova kumun her birinden birer kürek alıyoruz, 9. kovaya dolduruyoruz. Sonra diyoruz ki “9. kova, işte yeni bir kum kovası!” Hâlbuki öbür 8 kova kumdan aldın onu, denizden almadın ki. İlim böyle olmaz.

Ülke genelinde üniversite sayılarının bu kadar fazla olmasını nasıl karşılıyorsunuz? Bu durumun eğitim ve bilime yansıması sizce nedir?

Ülkeyi düzenleyenler “Buna ihtiyaç var, böyle yapalım.” diyerek ve bir şeyler bilerek yaptılar. “Öyle olmasaydı da böyle olsaydı.” diyemem. Fakat ben duruma şu çerçeveden cevap vereyim: “Her şehir 1. sınıf şehirdir, size üniversite de açtık.” demek istediler. Ortada iyi bir niyet var fakat hepsi aynı olmaz. Bütün insanlara okuma yazma öğretemezsin, bütün insanlara yabancı dil öğretemezsin, bütün insanlara şoförlük öğretemezsin. Bütün insanlar da ilim adamı olamaz. Burada biraz onu görüyorum. Bir taraftan “Sizin şehriniz de değerli bir şehirdir, oraya da üniversite açtık.”, bu çok iyi bir niyetli bir yaklaşım. Ama öbür taraftan, oradan ilim adamı çıkmayacak ki. İlim nasıl bir şey biliyor musunuz? Şöyle bir benzetme ile anlatayım: Tavuğun altına kaz yumurtası koymuşlar. Tavuk kendi yumurtasına yattığını ve oradan tavuk civcive çıkacağını zannediyor. 21 gün sonra civcivler yumurtayı kırıp çıkmış. Tavuk otlarken civcivler küçük bir su göleti görmüşler, hemen suya dalmışlar. Neden? Çünkü genlerinde var. Tavuk çırpınmaya başlamış. “Yavrularım suya gitti, yavrularım suya gitti.” O zannediyor ki onlar tavuktur. Hâlbuki onlar kaz. İlim de böyledir. Adam yanlız kalınca kitap okumaya veya yazmaya yöneliyorsa ilim adamıdır. Çoklukla sahne sanatçılarının başka kişilerin bestelerini söylediği gibi konferans, açık oturum gezgini hocalar ilmin başka kanadını temsil ederler.

Yurtdışına bir kongreye gidiyorsun, bildirini sunuyorsun, sana birkaç yeri gezdiriyorlar. Ondan sonra serbest vakit. O serbest vakitte “Burada bir sahaf var mı? Şu hocayı da görelim, seneye gelince belki göremeyiz.” diyorsa o ilim adamıdır. “Hediyelik eşya alalım, şuraya gidelim, bunu yapalım.” diyorsa o ilim adamı değildir. İlim adamı rüyasında bile ilmi görecek. Yatacak, kalkacak ilim yapacak.

Öğrenci hoca münasebeti de şöyledir: Hoca seni yetiştirmek için gayret etmez. Hoca kendisine adam yetiştirmek için gayret eder. Yani bu çok iyi birisi bunu yetiştireyim bana yardım etsin der. Aynı şeyi ticarette düşünün. Mesela bir nalbur dükkânın var. Aldılar bir genci, getirdiler yanında yetişsin diye verdiler. Yanında yetiştirir ama gitsin karşıda başka bir nalbur dükkânı açsın diye değil, yetişsin bana yardım etsin diye. “Bende ilim aşkı var. Neyi okuyacağımı, nasıl okuyacağımı, önce hangisini okuyacağımı bilmiyorum. Senin yanında biraz yetişebilir miyim?” diye gideceksin. “Gel ben seni yetiştireyim.” diye bir şey yok. Kimse kimseye bir şey öğretmez. Çanta taşımak var ya, o doğrudur. Çanta taşırken hoca sana anlatmadığı şeyleri arada ağzından kaçırır, kaparsın. O zaman öğrenirsin. Herkese, herkesin bildiği şey anlatılır. Öğretilen bütün bilgiler de gözden çıkarılmış bilgilerdir. Hoca eğer sana bilgi öğretiyorsa kendisine adam yetiştirmek içindir.

Günümüzde gençlerin kullandığı (kanka gibi) kısaltmalar dil bilincinin zayıflamasına neden olur mu?

Onda bir sıkıntı yok. Anlaşıyorlarsa tamamdır. Şunu unutmamak gerekir: İlim dili ayrıdır, anlaşma dili ayrıdır.

Türkçenin en eski dil olduğu hakkındaki iddialar hakkında ne düşünüyorsunuz?

“Türkçe en eski dildir.” falan, öyle millî duygular olur insanlarda. Dünyanın çeşitli yerlerinde diller var, bir de bizim bulunduğumuz yerde mahallî anlaşma dilleri var. Her bir dilin kendince bir faydası var. “Türkçe çok eskidir, Türkçe çok büyüktür.” tabii bu bir bedbinlik, bir bıkkınlık olmasın açısından iyidir. Ama başka dilleri görüp o dillerde şu eserler yazılmış, o dilleri konuşan şu başarıları elde etmiş; onu da görünce hayal kırıklığı olmasın tabii. Türkçe de her dil gibi bir dildir. Her milletin ve dilin bir yükseliş, bir düşüşü var. Böyle bakmak, tabii şartlarda bakmak lazım. Türkçe 1290 yıllık bir dildir. Eldeki yazılı kaynaklardan biz hüküm verebiliriz. “Ama bana göre daha da eskiye gider.” ben böyle diyemem, bilmiyorum. 731 tarihli Orhon metinleri en eski yazılı kaynaklardır.

Cumhuriyetin ilk döneminde yapılan harf inkılabının Türkçeye ne gibi olumlu/olumsuz etkileri oldu?

Bu ilmî değil biraz siyasi bir soru. Buna sosyologlar, psikologlar daha iyi cevap verebilir. Benim için bir problem değil, ben iki harfi de kullanıyorum. Bu işte bir de takım tutanlar var. Eski harfleri tutan takım, tutmayan takım… İlim bunların dışındadır. O zaman öyle uygun görüldü, öyle yapıldı. “Biz nasıl faydalanırız? Nasıl faydaya dönüştürürüz?” ona bakmak lazım. “Eski iyi yaptı. Kötü yaptı.” bu kahvehanede hükûmet kurmak gibi. İnsan eski yazıyı öğrenmek istiyorsa imkânlar var, öğrenir. Öğrenmiyorsa, eski yazıyı öğrenmenin zararından ziyade herhangi bir bilgiyi öğrenmemenin vereceği zararı görür. İlmî olarak benim ve benim mesleğimin bir meselesi değil. Bu sosyal bir meseledir. Buna başka kişilerin cevap vermesi lazım. Bunu hep dilcilere sorarlar. Hâlbuki bu dilcinin meselesi değil.

Onun dışında eski yazı, yeni yazı biliyor, okumadıktan sonra? Okumaya arzusu varsa bilenlerinden eski yazıyı öğrenebilir, sıkıntı yok.

Sizce Türk dili için en uygun alfabe hangisidir? Türkçe için tamamen özgün bir alfabe oluşturmaya ihtiyacımız var mı?

Yerleşmişi değiştirmek pek doğru değil. Eski yazıyı Şemseddin Sami ıslah etmiştir. Bu Latin harflerinin de kendince sıkıntıları var. O kadar çok imla çeşitliliği var ki… Dolayısıyla her bir alfabenin meselesi vardır. Her alfabe Türkçeyi ifade edebilir. Alfabe ile birlikte onun dayandığı dünya görüşü söz konusudur. Biz Latin-Katolik kültürünün standartlarına göre hareket ediyoruz. Türkler; Mani dininde iken Mani alfabesini kullandılar, Buda dininde iken Soğd menşeli Uygur alfabesini, İslam dininde iken de Arap harflerinden uyarlanmış Türk alfabesini kullandılar. Şimdi bizler de Avrupa standartlarını yakalayalım diye Latin harflerini öğrendik. Bunun izahı biraz zor. İşin bir alfabe tarafı bir de kültür tarafı var.

Şöyle bir şeyi de bizzat yaşadım:

Birisi Evliya Çelebi’nin Seyahatnamesi’nden faydalanmak istedi. Latin harflerine çekilmiş metnini gösterdim. Baktı “Bunun günümüz Türkçesi veya İngilizcesi var mı? Ben bunu anlayamıyorum.” dedi. Eskisini bilmiyor veyahut karşı taraf ona ne kadar anlatırsa o kadar biliyor. Harf değişikliğinde sıkıntı yok. Harf harftir. Mesele, eskiyi imha etmek ve eskiden nefret etmek.

Günümüz çocuklarına daha yararlı ve sevecekleri bir Türkçe dersi nasıl verilmeli? Günümüz kuşağında öğrenciler Türkçe dersini sevmiyorlar veya öbür derslere nazaran daha az seviyorlar. Bu durum bizim zamanımızda daha farklıydı.

Öncelikle, Türkçe dersi diye bir ders yok ya da gerek yok diyelim. Bunu “Bizim mesleğimiz gereksiz midir?” gibi anlamayın. Biz Türkçeyi annemizin kucağında, sokakta öğrendik. Sizin Türkçe diye demek istediğiniz “Eşyanın hakikatini düşünmek, eşyayı düşünmek ve eşyayı anlamak”. Bilmediğin bir kelime ile karşılaştın. Ne yapacaksın? Sözlüğe bakacaksın. Türkçe diye bizim anlamamız gereken ve anladığımız bu sözlük olacak. Eşyanın tarifi… Gramer, dili bilenin o dile ait inceliklerin kurallarını çıkarması bakımından bir değerdir. Dili bilmeyenin öğrenmesi için gerekli değildir. Gramere uygun olan “Ben İstanbul’a gideceğim.” cümlesini “Ben var İstanbul gitmek.” çekimsiz sözlük kelimeleriyle de anlarsınız. Ama beni ve gitmeki bilemezseniz …+a İstanbul -acağım ile bir şey anlatamazsınız. Bir dili bilmiyorsanız kursa gidersiniz, dili öğrenirsiniz. Bir dili biliyorsanız filolojiye gidersiniz dili öğrenirsiniz. Bunlar ayrı ayrı şeylerdir. Bizim sıkıntımız kendi dilimizin kelimelerini ve kelimelerin inceliklerini bilememiz. Niyet ile maksadın, hayat ile ömürün manasını, anne ile babayı bildiğimiz gibi, hala ile teyzeyi bildiğimiz gibi kaçımız biliyor. Biz gördüklerimi o, şu, bu ile tarif ediyoruz. Kayık, gemi, şilep, mavna, kotra, yat farkını iyi kötü görerek aklımızda tutarız da alaka ile münasebetin, zaruret ile mecburiyetin farkını ayırt edebiliyor muyuz?

Bütün nesil içinde meslek olarak dile merakı olan bir %10 daima olur. Ama meslek olarak Türkçeyi sevmesine gerek yok. İnsanlar niye Türkçeyi seçmiyor? Seçmesine gerek yok. Asıl soru, insanlar niye düşünmüyor olmalı. Düşünen ve üreten kafaya ihtiyacımız var bizim. O da ana dili ile olur. Ana dilini verirken düşündürücü değil düşündürmeyici bir şekilde veriyoruz. “Yaz! Madde 1: Soru cümlesinden sonra soru işareti konulur. Bunu koymayanların notunu kırarım.” bunlar akıllı çocukların aklını imha edici tavsiyelerdir. Böyle tavsiyelerle bir yere varılmadığı ortada.

Bir hocanın 30’dan fazla öğrencisi olmamalı. Şöyle düşünün: Bina yükseklikleri o coğrafyadaki ağaç yükseklikleri kadar olmalıdır yoksa ruhi ve fizikî dengesizlikler olur. İşi tabii seyrinde bırakmak lazım. Şimdilerde bir hocaya 70 tane öğrenci veriyorlar. Bunların 30 tanesi ıskarta, hocanın gözü almıyor, hoca onu takip edemiyor, hoca ona öğretemiyor, hoca ona örnek olamıyor, hoca onu yetiştiremiyor. Hoca ile öğrencinin yakın teması olabilmeli. O hocadan örnek alır ve yetişir. İşte o zaman “Soru işaretini koy.” tavsiyesine gerek kalmaz. Hocayı görür, soru işaretini koyar zaten. Sonuç olarak da soru işaretini koyması gerektiği gibi de bir lüzumsuz işi bir bilgiymiş gibi sınıfa taşımanın bir âlemi yok. Onu zaten görecek yapacak. Sen çocuğa kaç tane yabancı dil öğretebilirsin ona bak.

Türkçe/Türkçe öğretmenliği okumak isteyen öğrencilere ne tavsiye edersiniz?

Öncelikle dil, dinsiz olmaz. Hangi ülkedeysen; Çin’deysen, Macaristan’daysan, Arabistan’daysan, Finlandiya’daysan, o dilin besleyici dini neyse o dini bilmek zorundasın. Bütün hayat o dinî ıstılahlarla oluşuyor. Dinî ıstılahlardan kesildiği zaman düşünce oturur; yön veremezsin, üretemezsin. Niye? İlkin zeki insanlar, din adamı olup dine hizmet ederken ilahî kitabı anlamak için gramer, belagat, hukuk, kelam gibi konularda başarılı eserler vermişler. Bir de çok zeki insanlar bu dinin düşmanı olup “Bunu nasıl yıkarız?” diye çalışmışlar, dini didik didik etmişler, sorular sormuşlar. Dolayısıyla dini muhafaza etmek ve dini yıkmak adına olan tartışmalarla dinî düşünce ve din dili gelişmiş, oturmuş. Tarifler şekil bulmuş. Dolayısıyla o tecrübeden uzak, o ince imbikten geçmiş bilgilerden uzak ilim irfan olmaz. Türkçe hocaları imtihan zamanı soruya dönüştürülebilecek, cevap anahtarı hazırlanabilecek kurs bilgilerinden kurtulmalı.

Ben din adamı değilim, din propagandası yapmıyorum ama bütün eski değerli kitapların din bağlantılı olduğunu gördüm veya yazarı din bağlantılı. Örneğin; Bulgarca çalışırken Bulgar kilisesinin eski kitaplarını, onun alfabesini bilmelisin. Çeşitli seyyahların çoğu din adamıdır. Dini yaymak için gittiğinde seyahatname yazıyor. Dini bilgileri yaşamak, temsil etmek ayrı bir iş; bilmek ayrı bir iştir, bilmeden olmaz.

Gençlere film ve kitap olarak ne tavsiye edersiniz?

Film bir sektör -etkisi de büyük- ama ben onun dışındayım. Kitap olarak şöyle diyeyim: Kendinizi neye mensup hissediyorsanız onun ana kitaplarını okumalısınız. Ana kitaplar dinî kitaplardır. Standart olarak da bir ilmihâl kitabı okumak lazım. “Temizlik nedir? İbadet nedir? Nasıl yaşamalıyım?” gibi sorular cevabını bulmalı.

Her şeye sahipken bile hayat tatlı olmuyor. Allah’la baş başa kalmanın lezzetini tatmak lazım. Benim tecrübeme göre Allah’la baş başa kaldığın zamanki mutluluk, hiç bitmeyen mutluluktur. Onun beşerî tarafı da sohbettir. En uzun zevk dostla sohbet etmektir. Onun hazzı hemen bitmez.

“Bu adam açlıktan ölmüştür.” diye bir mezar taşı yok, Allah herkese yiyecek bir şey verir. Biz yaptığımız işi nasıl kaliteli yaptığımızın, onun sorumluluğunun bize ait olduğunun hesabını vermek için bu dünyadayız. Karnın bir şekilde doyar. Başkalarının yanında nasıl gözükmek istiyorsan yalnızken de öyle olmak için uğraşmak lazım. Bunu da din veya manevi duygular, manevi bilgiler veriyor. Mutlu olmanın çarelerini -kendimce- söylediğimi zannediyorum.

İyi insan olmak için ızdırap çekmiş kişilerin seyahat kitapları ve hatırat kitaplarında gerçek yaşanmış bilgiler var. Onların kitapları okunabilir. Tabii bunun sonu gelmez, bütün o tecrübeleri okusan ömür yetmez. Alınması gerekenleri almak ve iyi insanlara benzemek gayreti içinde olmalıyız. Bir Müslüman olarak esas kitaplar olarak Kur’an, hadis, ilmihâl; sonra hangi meslekteysen onun kitaplarını oku. En iyisini oku. Milletlerarası yayınları, yabancı yayınları takip et.

Hüseyin Recep Demirci içeriklerini beğendin mi? Sosyal medyada takip edin!
Okurlarımız bu yazıyı çok sevdi.
Yorumları göster Yorumları gizle
Yorumlar Eski TDK Başkanı Prof. Dr. Mustafa S. Kaçalin ile Röportaj
  • 4 Ocak 2021

    Hocamız ile röportaj gerçekten çok başarılı olmuş ellerinize sağlık. Tarih ve edebiyat alanından birileri ile röportaj gelirse çok zevkli olacağı kanaatindeyim.

    Cevapla
    • 5 Ocak 2021

      Teşekkür ederiz. Önerilerinizi dikkate alacağız. 😊

      Cevapla
  • 4 Ocak 2021

    Sorular çok güzel hazırlanmış, güzel ve detaylı cevaplar alınmış. Emeğinize sağlık.

    Cevapla
    • 4 Ocak 2021

      Güzel yorumların için arkadaşım Zeynep ve kendi adıma teşekkür ederim.

      Cevapla

Bir yanıt yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Resim ekle - Yalnızca PNG, JPG, JPEG ve GIF uzantıları desteklenir.

Hüseyin Recep Demirci içeriklerini beğendin mi? Sosyal medyada takip edin!

Okuyucuların Beğendiği İçerikler

 << Vuslat-I Okumak için tıklayın. Ayrılamadım bir süre oradan. Mıhlanmıştım adeta oturduğum yere. Güneş gitmişti, çalan şarkı yerini bir başkasına bırakmıştı, zaman kimseyi beklemeden akıp gidiyordu. Ben ise bir ağacın altında oturmaya devam ediyordum. Yoktu bir sebebi. Yine Güneş’imi düşünmüştüm, yine güneşe veda etmiştim ve nihayetinde yine bir başımaydım. Yine yalnızdım. Onca düşünceyle savaşmak öyle […]
”Yine mi altını ıslattın? Bıktım senden. Nedir bu çektiğim çile? Bitmek bilmiyor!” 11 yaşımdayken en sık duyduğum cümleleri okudunuz az önce. ”11 yaşında altını mı ıslatıyordun?” demeyin hemen. Büyümemiştim ki ben. Büyüyememiştim. Korkumdan, endişemden, hissettiğim suçluluk duygusundan uyuyamazdım çoğu gece. Bazen minik bedenim yorgunluğuma dayanamazdı da sızar kalırdım çekyatta. O zaman da altımı ıslatırdım işte. […]
Babamın hayatını bir okuyun! 90’larda gençlik nedir bir de bu ağızdan bir dinleyin… 7 kardeş, bir yer yatağında geçirilen yıllara kulak verin… Bahçeli bir 3 odalı evin içinde geçirilen ve herkesi ayrı yola sürükleyen bir hikayedir bu. Şimdi baksak her yerde birini görürsünüz bu evden. Kuytu köşede hastalıktan kıvranan bir kız kardeş, İstanbul’da hayat yaşayan […]

İlgini Çekebilir

Araba durdu, şoförümün kapıyı açmasını beklerken elimdeki gazeteyi katladım ve arka koltuğun üzerine koydum. Teknoloji sayesinde her şeye her an internetle erişebiliyor olsak da gazete okumak benim bırakamayacağım bir alışkanlıktı ve her fırsatta bunu değerlendirirdim. Şoför arabanın kapısını açtı, arabadan indim ve ceketin yakalarından tutup düzelttikten sonra söyle bir başımı kaldırıp kendimle gurur duymadan duramadım. […]
Alma Terzic, 11 Temmuz 1987 yılında Zenica, Yugoslavya’da dünyaya geldi. 4 yıl oyunculuk eğitimi alan güzel oyuncu sektöre 2008 yılında Kar (Snow) adlı filmle giriş yaptı. Ardından birçok film ve dizide yer aldı. Filmleri 2008 – Snow / Lejla 2008 – Mahala (kısa film) 2009 –Volim te… (kısa film) 2010 – Unutma Beni İstanbul 2011 – Kan ve Aşk (In […]
Yaşanan herhangi bir gün hiç yaşanmasaydı, her şey daha farklı olur muydu? Misal dün hiç yaşanmasaydı veyahut bundan yıllar önce bir gün hiç yaşanmasaydı yine aynı mıydı hayatınız? Kadere inanmak subjektif bir bakış açısı olarak görünebilir ancak hayatın akışı olarak farklı bir yerden durumu ele alabiliriz. Bütün malzemeleri özene bezene kesip, doğrayıp harika bir yemek […]
Alsam başımı, vursam uzaklara; Durduran olur mu beni? Yolumun sonu nereye çıkar, hiç bilmem; Yürürüm yalnız, ufka doğru belki… Bir ışık görmeden koyulsam yollara; Durduran olur mu beni? Hâlimi, hatırımı soran yok, Ben de bırakmışım ya zaten köşede; Belki denizin bir kıyısında, Belki bir sokak başında unutmuşum ruhumu. Ama bağırmadım diye; Hâlimi sormak dertleriniz arasında […]
Bir pazar sabahıydı, Ankara kar altında. Zemheri ayazıydı, yaz güneşi koynunda. Zalimler pusudaydı, bedenim paramparça. Ucuz can pazarıydı, kalemi düştü kara. Uğurlar olsun, hüzünlü bulutlar yoldaşın olsun; bir keskin kalem, bir kırık gözlük yürekli yiğitlere hatıran olsun. Yazıma bu kelimeler ile başlamak istedim. Hepimizin bildiği gibi Selda Bağcan’ın seslendirdiği bu şarkı parçası birkaç kelimeden çok […]
Sanat dünyası denildiği zaman akla gelen ilk şey sanat ile ilgilenen insanlardır. Bu dünya, edebiyat, resim, müzik, tiyatro ve sinema alanlarında isimleri ön plana çıkmış olan bireylerin yaşadığı özel bir dünyadır. Sanat dünyasını konu alan filmler ise bu kişilerin yaşadığı dünyalarını beyaz perdeye taşır. Ancak sanatla ilgilenen her bireyin filmi çekilmemektedir. Genellikle birer klasik haline […]

Giriş

Bublogta'ya Hoş Geldin

Hadi birlikte içeriyi keşfedelim.
Neredeyse Bitti
Son olarak senden birkaç bilgi isteyeceğiz.