Gri kaldırımların üzerinde tek başıma ilerliyordum. Sokakta hiç kimse yoktu, herkes çoktan evine çekilmişti, sokağa çıkma yasağı başlamıştı fakat benim için bu yasak geçerli değildi çünkü çalışmam gerekiyordu. Yaşamak için, akşam ağzıma yemek girmesi için hiçbir yasağı dinlemeden çalışmak zorundaydım çünkü benim canım diğerleri kadar kıymetli değildi. Benim canım bazı kişilere göre o kadar kıymetsizdi ki kolaylıkla taklit edilebilir bir kâğıt parçası beni tüm yasaklardan muaf tutabiliyordu. İşte her şey bu kadar basitti.

Bütün dükkanlar kapalıydı, sokakta ölümcül bir sessizlik hâkimdi. Sessizliğin en korkutucu hâliyle karşı karşıyaydım. O kadar yalnızdım ki resmen sokağın ortasında kendimle baş başa kalmıştım. Sadece ben ve ben vardım, başka kimse yoktu ancak ben aslında herkesin ta kendisiydim.

Köşeyi döndüğüm an tüm görüş açım birden yok oldu. Sokağın hiçbir lambası yanmıyordu, bana yol gösterecek tek bir ışık vardı, o da ay ışığıydı. Ay ışığının loş bir hava yarattığı sokakta yavaş adımlarla yürümeye başladım. Hava soğuktu ve oldukça ürperiyordum, her an sokağın kenarından bir canavar üzerime atlayıp beni çiğ çiğ yiyecek gibi hissediyordum. Sokakta ilerlerken karşı kaldırımdaki otobüs durağına doğru baktım. Elimi kolumu nereye yerleştireceğimi bilemeden büyük bir korkuyla geri çekildim. Bana doğru bakıyordu, bir silüet doğruca bana dönüktü. Hiçbir şey yapmıyor, sadece bana bakıyor ve durağın yanında öylece bekliyordu. Benden birkaç santim uzundu ve inceydi, boy avantajı vardı fakat kalıp olarak çok daha üstündüm, bana saldırması hâlinde kolaylıkla karşılık verebilirdim.

Kaldırımın kenarında bulduğum bir taşı elime aldım, silüete dönerek “Sen de kimsin?” diye bağırdım. Korkumu belli etmemeye çalışıyordum fakat bu imkansızdı, kocaman sokakta o ve ben ay ışığının altında karşı karşıya birbirimize bakıyorduk. Sadece biz vardık, başka kimse yoktu. Benim aksimeyse o hiçbir şey yapmadan duruyordu. Korkusunu hiç belli etmiyordu, belli ki korktuğu da yoktu.

Soruma herhangi bir karşılık vermesini bekliyordum fakat o hâlâ öylece bekliyordu. Sadece bana bakıyordu, tüm yaptığı buydu. Otobüs bekliyor olması imkansızdı çünkü otobüs asla gelmeyecekti. Belki de o bunun farkında değildi, belki de ben fazla ön yargılıydım. O hâlde sorularına neden cevap vermiyordu ki?

Elimdeki taşı havaya kaldırdım ve silüete doğrultarak yavaşça durağa doğru ilerlemeye başladım. Sanırım korku filmlerindeki canavarı görünce kaçmak yerine üzerine giden eleman rolünü oynuyordum. O karakterleri çok daha iyi anlayabiliyordum. Belki tehlikeliydi ama çok merak ediyordum, neden burada bekliyordu, neden bana yanıt vermiyordu?

Yanına doğru yaklaştıkça silüet daha net görünmeye başladı. Bir kızı andırıyordu, saçları uzundu, fiziği bir erkeğe uygun değildi, bacakları beline doğru kalınlaşıyordu. Karnı inceydi ve göğüsleri ortalamaya göre büyüktü. Bir kız olduğuna artık şüphe yoktu ancak bir kadın bu kadar ıssız bir sokakta tek başına nasıl duruyordu? Benim bile korkarak yürüdüğüm bu sokakta neyi bekliyordu?

Ne kadar yanına yaklaşsam da dibine girmeden kim olduğunu, neye benzediğini görmeme imkan yoktu. Sokakta hiç ışık yoktu ve ay ışığı da yeteri kadar aydınlatmıyordu. Tam o esnada aklıma bir fikir geldi ve boştaki elimi cebine atıp telefonumu çıkardım. Telefonun fenerini açmaya çalışıyordum ancak bu gerçekten oldukça zorlu bir süreç oldu çünkü ellerim daha önce hiç görmediğim gibi titriyordu. Tam feneri açıyordum ki bir anda üzerime doğru yürümeye başladı, zaten kontrolsüzce titreyen ellerin çığırından çıktı ve telefonu bir anda yere düşürdüm, hemen arkasından geri gitmeye çalışırken ayağım kaldırım taşına takıldı ve kendim de yere devrildim.

Başımı kaldırdım ve ona doğru bakmaya başladım ancak ayağa kalkacak cesarete sahip değildim, yere düşen telefonu aldı ve fenerini açarak çenesinin altından suratına doğru tuttu. Karanlığın içerisinden sahneye çıkan bir şovmen gibi üzerime doğru geliyordu, ben de yere sürünerek zıttı yönde hareket ediyordum. “Bana bak.” diye seslendi. Bu sesi biliyordum ancak kime ait olduğunu hatırlayamıyordum. Başımı kaldırdım ve fenerin aydınlattığı surata doğru baktım. Kalbim göğsüme öyle çarpıyordu ki bir an vücudumdan bir anda fırlayıp gideceğini zannettim. Kadın bana daha da yaklaşmaya başladı ancak hiçbir şey yapamıyordum, sadece bakıyordum çünkü tüm yapabildiğim buydu. Kendimi daha fazla tutamadım ve ağzımdan o muhteşem kelimeler döküldü: “Anne, bu sen misin?”

Bana doğru yaklaştı, “Seni görmek için geldim.” dedi. Beni görmek yıllar sonra aklına gelmişti demek. Beni burada terk ettikten yıllar sonra geri gelip bakmak aklına gelmişti. Ne büyük jest gerçekten mest oldum (!).

Ayağa kalktım, elini uzatarak üzerimdeki tozları silmeye başladı. Çok sinirliydim, gerçekten dünya üzerindeki en öfkeli insan bendim fakat hiçbir şey söyleyemiyordum. Gözlerim taşmaya hazır bir akarsu gibiydi, kollarımı açtım ve ona sıkıca sarıldım, “Neden beni bırakıp gittin?” diye sordum, bana zorunda kaldığını söyledi. “Zorunda kaldım.”dan daha iyi bir açıklama bekliyordum ancak o an için bu da yeterliydi, yıllar sonra bu hayatta bana belki de sonsuz kez karşılıksız bakacağından emin olduğum kadın karşımda duruyordu. Beni yıllarca bekletmesine rağmen sevgimi kaybetmeyen tek kadın karşımda duruyordu ve bunun dışındaki hiçbir şey gerçekten umurumda değildi.

Sarıldıktan sonra benden yavaşça uzaklaştı ve durağa geri döndü. Ona doğru yaklaşmaya devam ettim, birden bana döndü, “Bu durağı hatırlıyor musun?” diye sordu. Durağa baştan aşağı baktım fakat hiçbir şey çağrıştırmıyordu, sıradan bir duraktı, neyi bulmamı istediğini anlayamamıştım.

“Daha iyi bak.” diyerek duvarı işaret etti. Duvara doğru yaklaştım ve duvarı incelemeye başladım. Duvarda bir tür reklam vardı, daha da yaklaştım ve en sonunda reklamı görmeyi başardım. Reklamı görmemle beraber başımdan aşağı sanki koca bir şelale kaynar su dökülüverdi. Bu reklamı en son gördüğüm durak annemin beni bıraktığı duraktı fakat içinde bulunduğumuz durakla o durağın arasında hiçbir alaka yoktu. Koşarak annenin yanına gittim ve boynuna sarıldım, elleriyle saçımı okşuyordu, “Beni yine mi bırakacaksın.” diye sordum. “Zorundayım.” diyerek karşılık veriyordu.

Bir anda caddenin başı beyaz bir ışıkla aydınlandı. Bu kadar karanlıkta kaldıktan sonra ışık artık gözlerimi alıyordu, kolumu gözümün önüne götürerek ışığın nereden geldiğini anlamaya çalışıyordum. Bir araba sesi sokakta yankılanıyordu, durağa doğru gelen şey bir otobüstü ama bu olamazdı, yasak vardı, bu mümkün değildi, bu gerçek olamazdı, olmamalıydı.
Akarsudan öyle bir taştı ki annemin paltosu sanki yağmurun altında kalmış gibi sırılsıklam olmuştu. Ona daha da sıkı sarıldım, beni bırakmaması için resmen yalvarıyordum, elinden şekeri alınan küçük bir çocuk gibi anneme sarılmış hüngür hüngür ağlıyordum ama o ruhsuz bir manken gibi durağın köşesinde durmuş hiç tepki vermeden otobüsü bekliyordu.

Otobüs önümüzde durdu, annemi bırakmak istemiyordum ve bırakmayacaktım, gitmesine izin vermeyecektim, annem bana döndü ve duyulabilecek en zarif ses tonuyla “Lütfen bırak gideyim.” dedi. Onu o kadar seviyordum ki istemesem bile istediği şeyi yaptım ve gitmesine izin verdim. Otobüsün kapısından içeri girdi ve kapı kapanı verdi. Ben ise sadece giden otobüsün arkasından bakakaldım.

Sokak yine bomboş kalmıştı, sadece ben ve ben vardım, belki de en başından beri böyleydi…

Alperen Özdemir içeriklerini beğendin mi? Sosyal medyada takip edin!
Abonelik
Bildir
guest
0 Yorumlar
Satır içi yorumlar
Tüm yorumları görüntüleyin
Alperen Özdemir içeriklerini beğendin mi? Sosyal medyada takip edin!

Okuyucuların Beğendiği İçerikler

Birçok kişinin ‘’zor ama maaşı iyi, garanti meslek gibi’’ düşünceleriyle ün kazanmış bir bölüm olan tıp fakültesini size en ince detaylarıyla aktaracağım. Öncelikle fakülteye gelmeden önce kendinizi ilk gün yapılacak çaylak şakasına ve ileri zamanlarda daha siz TUS isimli bölüm seçmenize yarayan sınava girmeden ‘’Sen ne doktorusun? ‘’ veya diş hekimliği ayrı bir bölüm olmasına […]
Yaşanan herhangi bir gün hiç yaşanmasaydı, her şey daha farklı olur muydu? Misal dün hiç yaşanmasaydı veyahut bundan yıllar önce bir gün hiç yaşanmasaydı yine aynı mıydı hayatınız? Kadere inanmak subjektif bir bakış açısı olarak görünebilir ancak hayatın akışı olarak farklı bir yerden durumu ele alabiliriz. Bütün malzemeleri özene bezene kesip, doğrayıp harika bir yemek […]
Herkesin ölmeden görmek isteyeceği bir yer vardır. Yoksa da henüz keşfetmemiştir… Benim için burası Norveç. “Soğuk Cennet” veyahut “Kuzeyin İncisi” denilen bu ülkenin lanse ettiği imajı bir görseniz aşık olmamak elde değil. O yüzden henüz kendi ülkenizi keşfetmediyseniz ileride belki yol arkadaşım olabilirsiniz! Norveç ”Soğuk Cennet” Ülkenin yönetim biçimi anayasal monarşi ve başkenti Oslo‘dur. 385,207 […]
Her kitap ayrı güzel, dünyasına girdikten sonra… Ama bazı başyapıtlar vardır, gerçekten okumak zevk verir. Okudukça içine düşer, yeni bir dünyanın kahramanı olursunuz. Herkes için değişebilecek bir liste… Daha iyisi varsa da ben okuduğum kadarını biliyorum ve bunlar şu an en iyisi! Daha birçok türde konuşulacak kitaplar olsa da üç ayrı türde üç başyapıt derledim, […]

İlgini Çekebilir

-Şahsiyet dizisine dair spoiler mevcuttur. Tetikleyici unsurlar içermektedir.- 2018 yılına damgasını vuran ”Şahsiyet” dizisini birçoğumuz izledik. Başlarda ne olduğunu anlayamadık hiçbirimiz, sadece birkaç tahminimiz oldu. 11 bölüm boyunca hiçbir şeyden emin olamadık ancak 12. bölümünde izlediklerimiz her birimizi paramparça etti. Dizinin finalinde, 11 bölüm boyunca Agâh Beyoğlu’nun ne için onca cinayeti işlediğini tüm çıplaklığıyla izledik. […]
Dostoyevski’nin Prusya Savaşları’nda yaşadıklarını eserlerine nasıl aktardığı, Danzig cephesinde şahit olduğu dramı, Kresy cephesinde tanıştığı ilk aşkını romanlarında hangi karakterlerle betimlediği üzerine olan makalemi yetiştirmeye çalışırken arkadaşımdan gelen bir telefon akademik gündemimin alt üst olmasına yol açtı. Eski uygarlıkların dilleri üzerine uzman olan arkadaşım son iki senesini Latince üzerine bir lügat hazırlamakla geçirmekte fakat lügat […]
Elif İnci TUTKUN ve Hüseyin Recep DEMİRCİ ortak çalışmasıdır. Latif BEYRELİ Kimdir? Latif Beyreli, Yükseköğrenimini, Marmara Üniversitesi Atatürk Eğitim Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Eğitimi Bölümü mezunu olarak 1986 yılında tamamladı. Yüksek lisans eğitimini 1988 yılında, MÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü Türk Dili Ana Bilim Dalında “Lehcetü’l-Lügat” adlı teziyle; doktora eğitimini 1994 yılında, MÜ Türkiyat Araştırmaları […]
Öykü ve romanlarıyla çağdaş yazarlar arasında ön plana çıkan Ayfer Tunç’un “Aziz Bey Hadisesi” isimli öykü kitabını Yapı Kredi Yayınları’ndan sonra 2006 yılında Can Yayınları basmıştır. Can Yayınları bu basımında Ayfer Tunç’un sadece Aziz Bey Hadisesi hikâyesine değil, beş hikâyesine daha yer vermiştir. Bu hikâyeler şunlardır: Kadın Hikâyeleri Yüzünden, Soğuk Geçen Bir Kış, Kar Yolcusu, […]

Giriş

Bublogta'ya Hoş Geldin

Hadi birlikte içeriyi keşfedelim.
Neredeyse Bitti
Son olarak senden birkaç bilgi isteyeceğiz.