Bilen bilir! Öyle çok seviyorum ki Bosna’yı. Taşından toprağına, kelebeğinden insanına kadar. Öyle özel, öyle değerli, öyle masum bir vatan ki. Bazen Bosna’ya yapılan haksızlıklar sanki Bosnalıymışım gibi, sanki o haksızlıklar bana yapılmış gibi öfkelendiriyor beni. Sanki Bosnalıymışım gibi Sırplardan nefret ediyor ve sanki Bosnalıymışım gibi içimde taşıyorum bayrağını. Yanlış anlamayın! Bu bir özentilik değil. Her birey kendi vatanını nasıl seviyorsa, nasıl içinde taşıyor, içinde yaşıyorsa ben de iki vatanı bir yaşıyorum içimde. Biri Bosna, diğeri Türkiye. Ve bilin ki Bosna’da doğmakla Bosnalı olunmaz. Bosnayı anlamak ve yaşamak lazım. Ancak öyle Bosnalı olabilirsiniz. Şimdi lafı uzatmadan. Bosna’mı anlatmak istiyorum sizlere. Bosna’mız adını ”Horion Bosna”dan alır. Horion Bosna: Eski diliyle iyi insanların bölgesi anlamına gelir. Ayrıca Bosna adının Hint-Avrupa dilinde su anlamındaki Bosana’dan geldiği de söylenir. Ülkenin hafif kalp şekli nedeniyle ülkeye ”kalp şeklindeki ülke (Heart Shaped Land)” adı verilmektedir. Küçük bir yer olmasına rağmen Bosna Hersek 2 alt devletten oluşur. Bunlar Bosna Hersek Federasyonu ve Sırp Cumhuriyeti’dir. Bosna, kahve tüketimi en yüksek olan 10. ülkedir. Öyle ki sabah kahvaltılarında bile uyanır uyanmaz kahveyle buluşurlar. Onlar için vazgeçilmez bir unsurdur.

Şimdi benim Bosna’ya bağlanmamdaki en etkili unsur olan 1992-1995 yılındaki can alıcı bir olaydan bahsetmek istiyorum. Ve eminim ki sizlerden bu olayı bilmeyenler bu yazımı okuduktan sonra Bosnalılara karşı benimle aynı duyguları besleyeceksiniz içinizde.

Bosna küçük bir yer olmasına rağmen 3.8 milyon nüfusa sahiptir. Bu 3.8 milyonluk nüfusu Boşnaklar, Sırplar ve Hırvatlar oluşturur. Sırplar tüm bölgede egemenlik kurmak isteyerek Boşnaklara karşı bir saldırı düzenlerler. Aslında bu saldırının temel nedenlerinden biri Boşnakların da bizim gibi Müslüman oluşundan kaynaklanmaktadır. 1992-1995 yılının 11 Temmuz günü Ratko Mladiç komutasında Sırp askerleri ağır silahlarla donatılarak 5 gün içinde en az 8.372 Boşnak’ı katletmiştir. Bu vahşet ilk kez belgelenmiş soykırım olarak tarihe geçmiştir. Yaklaşık 312 bin kişi öldü ve bunların 35 bini çocuktu. Üstelik 50.000 kadına da tecavüz edildi. Srebrenitsa Katliamı 2. Dünya Savaşı’ndan sonra yaşanmış en büyük toplu kıyım ve soykırım olarak belgelenmiştir. Fakat bu soykırımın belgelenmesi kolay olmamıştır. Mahkeme kararında

”Ne bir politika konusu olarak bir alanın etnik açıdan türdeş hale getirilmesi ne de böyle bir politikayı uygulamak amacıyla gerçekleştirilen operasyonlar, sadece bu halleriyle soykırım olarak tanımlanamazlar. Soykırımı niteleyen esas unsur, belirli bir grubu tümüyle ve kısmen yok etmektir. Bir grubun üyelerinin sınır dışına sürülmesi veya yaşadıkları bölgenin dışına çıkarılması, zor kullanarak gerçekleştirilmiş olsa bile, bu grubun imhasıyla eşdeğer olmadığı gibi böyle bir imha da yer değiştirmenin otomatik sonucu değildir.”

Yani soykırıma dair yeterli delil olmadığı belirtiliyor.

Savaş bitip de Sırp askerleri 3 yıllık uğraşlarının sonunda amaçlarına ulaşamadan Boşnakların üzerinden çekilince temiz görünmek adına ve sanki o katliamı, o saldırıyı hiç yapmamış gibi bir izlenim vermek için Sırp askerleri cesetleri gömdükleri yerden geri dönüp buldozerle çıkarıp kilometrelerce uzağa gömdüler. Yetmedi çıkarıp biraz daha uzağa gömdüler. Toplu mezarlar bulunmasın diye bölgenin bitki örtüsüne uygun bitkilerle toprağı yeşillendirdiler. Mezarın içine de metal parçaları bıraktılar.

Fakat

Cesetler toprağı besledi. Artemis adında çiçekler oluştu. Çiçeklerin çoğalmasıyla birlikte sadece bu bitkiyle beslenen mavi kelebekler de bölgede hızla çoğaldı. Mavi kelebekler takip edilerek 300 toplu mezara ulaşıldı. Toplu Mezar Enstitüsü 19 yıldır sürdürdüğü çalışmalarda 20 bin kişinin cesedine ulaştı ancak yalnızca 18 bin kişinin kimliğini belirleyebildi. Cesetlerin parçalanmış ve yakılmış olması kimlik belirleme çalışmalarını güçleştirmiştir.

İşte Bosna’mızın o güzel, acıklı hikayesi. Gitmek isteyebileceğim en özel yerlerden biri. Hikayesi resmen masallara konu olabilecek türde. Yıllar önce 1992 -1995 yılında gerçekleşmiş bir saldırı olsa da kadınlara ve kız çocuklarına üstelik daha bebekken anne, babalarının önünde tecavüz edilen, tüm erkekleri çıplak bir şekilde bir kamyona bağlayıp sürükleyen ve daha pek çok iğrençliği yapan Sırpların Bosnalılara yaşattığı bu acı dolu 3 yıl asla unutulmamalı. Bu yüzden de Bosna’da her yıl 11 Temmuz günü yas ilan edilmiştir.

Kimsenin hayatı tozpembe değildir. Ama yine de hayatımızın bazı kesimlerinde yer alan bu tür olaylara da duyarsız kalmayalım.

Okuyucularımız bu yazıyı çok sevdi.
Yorumları göster Yorumları gizle
Yorumlar Bosna Hersek
  • 3 Temmuz 2020

    Ben de Bosnalı değilim ama Bosnalı olan o kadar çok tanıdığım var ki bir tanesi de annanem gibi sevdiğim bir kadın. Her milletin iyisi kötüsü vardır ama bunu tüm millete yaymsk ne vicdana ne de insanlığa sığar. Yazınızı çok beğendim tarafsız bir şekilde ve doğru bir şekilde yazmışsınız elinize düşüncelerinize sağlık. ?????

    Cevapla
    • 3 Temmuz 2020

      Bosnayla ilgili okuduğum kitaplar sevdirdi bana da Bosnayı ve gerçekten çok özel bir yer. Bu güzel yorum için de çok teşekkürler :))

      Cevapla
  • 3 Ağustos 2020

    Ellerinize sağlık. Acıyla yoğurulmuş topraklar… Güzel olduğu kadar acı da barındırıyor içinde.

    Cevapla
    • 5 Ağustos 2020

      Belki de onu içinde barındırdığı acılar güzelleştiriyordur.

      Cevapla

Bir yanıt yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Resim ekle - Yalnızca PNG, JPG, JPEG ve GIF uzantıları desteklenir.

Okuyucuların Beğendiği İçerikler

 << Vuslat-I Okumak için tıklayın. Ayrılamadım bir süre oradan. Mıhlanmıştım adeta oturduğum yere. Güneş gitmişti, çalan şarkı yerini bir başkasına bırakmıştı, zaman kimseyi beklemeden akıp gidiyordu. Ben ise bir ağacın altında oturmaya devam ediyordum. Yoktu bir sebebi. Yine Güneş’imi düşünmüştüm, yine güneşe veda etmiştim ve nihayetinde yine bir başımaydım. Yine yalnızdım. Onca düşünceyle savaşmak öyle […]
”Anne, ben çıkıyorum. Ne zaman gelirim, bilmem. Geç kalırsam bekleme, uyu tamam mı?”Kapının ağzından seslenmiştim anneme. Neye, nereye, kime gittiğimi ben bile bilmiyordum o an. Sadece gitmek, kaçmak, uzaklaşmak istiyordum. Neyden, kimden? Var olan herkesten, her şeyden… Kendimden bile… Nereye gittiğimi bilmeden çıkmıştım ancak karar vermem uzun sürmemişti. İşin aslı, gittiğim yer hiç değişmemişti. Güneşi […]
”Yine mi altını ıslattın? Bıktım senden. Nedir bu çektiğim çile? Bitmek bilmiyor!” 11 yaşımdayken en sık duyduğum cümleleri okudunuz az önce. ”11 yaşında altını mı ıslatıyordun?” demeyin hemen. Büyümemiştim ki ben. Büyüyememiştim. Korkumdan, endişemden, hissettiğim suçluluk duygusundan uyuyamazdım çoğu gece. Bazen minik bedenim yorgunluğuma dayanamazdı da sızar kalırdım çekyatta. O zaman da altımı ıslatırdım işte. […]
Zeynep KUŞ ve Hüseyin Recep DEMİRCİ ortak çalışmasıdır. Mustafa S. Kaçalin, 1957 İstanbul doğumludur. Rize’nin Çamlıhemşin ilçesine bağlı Çayırdüzü köyünden göç etmişlerdir. 1972 yılında girdiği Hasköy Lisesi’nden 1975 yılında mezun oldu. 1976 yılında başladığı lisans eğitimini İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde 1980 yılında tamamladı. Doktorasını aynı bölümde Prof. Dr. Muharrem ERGİN’in […]

İlgini Çekebilir

Düştüm… Tam ilerlerken en son noktaya ulaşmışken evet, ben en dibe düştüm, dibe çakıldım. Yılmadım kalktım, tökezledim, yürüdüm tekrar düştüm. Nefes nefese kaldım ve evet tekrar düştüm, tekrar kalktım, ”Olmaz” dediğim an koşmaya başladım. Ben, işte şimdi gerçek ben oldum. Ben düşe kalka büyüdüm ve kendimi tanıdım. Hiç ummadığımız bir anda gelir hayatın tokadı ve […]
Zaman kavramını ele aldığımızda birçok farklı alanda tanım ve yorum ile karşılaşırız. Zaman; bir oluşun geçtiği, geçeceği ve geçmekte olduğu belirli bir sürenin parçası olarak tanımlanır. Herkese eşit olarak verilmesi nesnel bir görüş olduğu gibi, söz konusu insanlar olduğunda tamamen öznel bir durum oluşmaktadır. Bireylerin, etkili ve verimli bir şekilde zamanı değerlendirebilmesi için zaman yönetimi […]
Çalışmaya katkılarından dolayı Hüseyin Recep DEMİRCİ‘ye teşekkür ederim. Bize biraz kendinizden bahseder misiniz? Ben, Elif Köse, 1992 yılında KTÜ’yü bitirip mimar olmuş biriyim. Safranbolu’da yaptığım ilk iş mimarlıktı. Ailemle birlikte 1992 yılında Safranbolu’ya taşınmıştık. Annem Safranbolu’nun Akçasu Mahallesi’nde büyümüş. Babam Trabzonlu. Ondan önce burada değildik. ‘92 yılında üniversiteyi bitirdikten sonra buraya geldik. Direkt serbest piyasada […]
Son dersin bitiş ziliyle dağılan kalabalığın arasında telefonu açmaya çalıştığımı hatırlıyorum. Sonunda okulun bahçesinden dışarı adım attığımda arayanın annem olduğunu görmüştüm. Okulum eve yakındı, bir yandan yürürken anneme telefon açtım. Gelirken almamı istediği şeyler vardı, nedir hiç hatırlayamıyorum… Eve yakın bir mesafede bir markete girip isteklerini alıp çıktığımda kapıda arkadaşımın beklediğini gördüm. Adı Efe idi […]
Şüphesiz Türkiye’de sinema sektörü pek çeşitli değildir, bunun en büyük nedeni arz-talep dengesidir. Günümüzün Türk sinemasına baktığımızda filmlerin çok büyük bölümü komedi ya da romantik-komedi olmaktadır. Bu kadar çok bu konuya odaklanmamızın en büyük sebebi hiç şüphesiz izleyicinin bu yönden rağbet göstermesidir ve rakamlarla sabittir. Recep İvedik 5 – 7 milyon 437 bin 50 seyirci […]

Giriş

Bublogta'ya Hoş Geldin

Hadi birlikte içeriyi keşfedelim.
Neredeyse Bitti
Son olarak senden birkaç bilgi isteyeceğiz.