fbpx

Beynime saplanan şiddetli bir sancıyla uyandım. Bir süre gözlerimi açmaya korktum. Zihnimdeki uğultu geçmemişti. Geçsin istedim. Ellerimi iki yana açıp tüm gücümle şakaklarıma vurdum, iki kez. Çok gücüm kalmamıştı. Yine de bileklerim şakaklarıma her dokunduğunda zihnimdeki uğultu çoğaldı. Yavaşça gözlerimi açıp usul usul etrafı süzdüm. Güneş henüz doğmamıştı. Karanlığı seyrettim. Gözlerim karanlığa alıştıkça odanın içi daha görünür hâle gelmişti. Sandalyemin üzerindeki kıyafet yığını, masamda yarısı içilmiş bir bardak su ve odamın kapısından yatağıma kadar gelen belli belirsiz kan izleri. Korkuyla gözlerimi tekrar kapattım. ”Düşün, düşün!”. Hiçbir fikrim yoktu. Hatırlamaya çalıştıkça beynimdeki elektrikli süpürge biraz daha gürültülü çalışıyordu. Ellerimi yüzüme kapatıp ne hissettiğimi anlamaya çalıştım. Üzüntü ya da mutluluk hissetmiyordum ya da o türden bir şey. Sadece biraz korku… Yapmış olabileceklerimden ya da yaptıklarımdan değil. Ne yaptığımı hatırlayamamaktan korkuyordum. Tüm bunları düşünürken suratıma kapattığım ellerimden burnuma soğuk, paslı demir ve tuz karışımı bir koku geldi. Midem bulandı. Ellerimi yüzümden uzaklaştırıp avuç içlerime ve parmaklarıma baktım. Parmak eklemlerimde ve avuç içlerimde kurumuş kan lekeleri vardı. Demek kokunun sebebi buydu. Kanın bana ait olup olmadığını anlamak için lekelerin olduğu yerlere bastırdım. Yaralanmamıştım. Yüzümü kontrol ettim. Kan bana ait değildi. Hâlâ ne olduğunu hatırlayamıyordum ama korkum geçmişti. Hiçbir şey hissedemiyordum. Ama o odada biraz daha durmamam gerektiğini biliyordum. Ayaklarımı sürüyerek banyoya gittim. Soğuk suyun altında, temiz suyun vücudumdaki kan lekeleriyle karışıp kızararak akışını seyrettim.

Sandalyemin üzerindeki kıyafet yığınından elime ilk gelen birkaç parça kıyafeti üzerime geçirip evden çıktım. Hava soğuktu. Ayaz burnumu yaktı. Nereye gideceğimi bilmiyordum ama sanki bacaklarım bana sormadan nereye gideceklerine karar vermişler gibi kararlı adımlarla ilerliyordu. Zihnimdeki sesler hiç susmuyordu. Bütün gün yürüdüm. Hava karardıkça sesler de azalır sanıyordum. Aksine herkes daha gürültülü konuşmaya başladı. Bir süre sonra kendi nefesimi dahi duyamaz oldum. Kurtulmak istediğim aşikârdı ama bunun için hiç çabalamadım. Bulunmak istiyor gibi görünüp bulunmamak için elimden geleni yaptım. Hep aynı yöne doğru yürüsem kurtulurdum belki ya da oturup yardım beklesem. Ama zikzaklar çizdim. Kurtulmak istediğim bu yerin derinliklerine indim. Kendime nedenini açıklayamasam da bunu isteyerek yaptım. Etrafımdaki her şey birbirinin aynıydı. Her adımımda daha da kayboldum. Aynı ağacın yanından belki otuz kere geçtim. Her geçişimde kendime biraz daha yabancılaştım ve her geçişimde biraz daha kayboldum. Şimdilik belki de otuz kez kaybolmuş hâldeyim ve aklımdan geri dönmek fikrini hiç geçirmedim. Yine de yorgunum. Ayaklarımı sürüyerek yürüyorum ama nefes nefeseyim. Hava hep karanlık. Belki de o sesler hiç susmasın diye.

Heyecanlanmaya başladım. Bir şeye yaklaştığımı hissediyordum. Gözlerimle yerde kendimi savunabilecek bir şeyler aradım. Bulduğum dal parçasını parmaklarım acıyana kadar bütün gücümle kavradım. Sonra onu gördüm. Öylece dikiliyordu. Tepkisizdi. Gözleri bir ölününkilerden farksız hep aynı yere bakıyordu. Teni soluktu. Yüz hatları karanlıktan seçilmiyordu fakat hüzünlü bir beden dili vardı. Omuzları düşmüş, kolları sanki ona ait olmayan iki paçavra gibi yanlarında duruyordu. İncecik bir boynu vardı. Göğsü hızlı hızlı inip kalkıyordu. Nefes nefeseydi. Ama hiç koşmamış olduğu her hâlinden belliydi. Bir an için gözlerini dakikalardır dikmiş olduğu yerden kaldırıp yüzüme baktı. İşte o an zamanı geldiğini anladım. Kan akışım hızlandı. Vücuduma adrenalin dolduğunu hissediyordum. Tüm gücümle ona doğru koştum. Korkmuyordu. Hareket bile etmiyordu. Elimde tuttuğum dal parçasını tüm gücümle yüzüne indirdim. Yere düştü. Öylece yatıyordu. Tepkisizdi. Ağzının kenarından kan sızıyordu. Ölüyordu. Ve gözleri gözlerimin içine kenetlenmişti. Acı çekiyordu. Ama yüzüne yediği darbeden değil. Acı çekiyordu çünkü beni tanımıştı. Acı çekiyordum çünkü ben de onu tanıdım. Yüzüm kanlar içinde yerde yatıyordum ve artık bitirmesi için kendime sessizce yalvarıyordum; ağzımdan hiçbir kelime çıkmadan, gözlerimle. Ne istediğimi anladı, ne istediğini anladım. Yüzüme defalarca vurdu, yüzüne defalarca vurdum. Her yerine kan bulaştı, her yerime kan bulaştı. Öldüm, öldü.

O gece kendimi öldürdüğümde her şey geçer sandım. Hiçbir şey geçmedi. Başım çok ağrıyordu. Eve gittim. Bir bardak su alıp odama girdim. Yarısını içip bardağı masama bıraktım. Ellerimdeki kan izleri kurumuştu ama ayaklarım hâlâ yürüdüğüm yerlerde lekeler bırakıyordu. Kendimi yatağa attım. Gözlerimi kapattım ve uyudum.

Beynime saplanan şiddetli bir sancıyla uyandım. Bir süre gözlerimi açmaya korktum. Zihnimdeki uğultu geçmemişti. Geçsin istedim. Ellerimi iki yana açıp tüm gücümle şakaklarıma vurdum, iki kez. Çok gücüm kalmamıştı. Yine de bileklerim şakaklarıma her dokunduğunda zihnimdeki uğultu çoğaldı. Yavaşça gözlerimi açıp usul usul etrafı süzdüm. Güneş henüz doğmamıştı. Karanlığı seyrettim. Gözlerim karanlığa alıştıkça odanın içi daha görünür hâle gelmişti. Sandalyemin üzerindeki kıyafet yığını, masamda yarısı içilmiş bir bardak su ve odamın kapısından yatağıma kadar gelen belli belirsiz kan izleri…

Abonelik
Bildir
guest
2 Yorumlar
Eskiler
Yeniler En çok oylananlar
Satır içi yorumlar
Tüm yorumları görüntüleyin

Okuyucuların Beğendiği İçerikler

Birçok kişinin ‘’zor ama maaşı iyi, garanti meslek gibi’’ düşünceleriyle ün kazanmış bir bölüm olan tıp fakültesini size en ince detaylarıyla aktaracağım. Öncelikle fakülteye gelmeden önce kendinizi ilk gün yapılacak çaylak şakasına ve ileri zamanlarda daha siz TUS isimli bölüm seçmenize yarayan sınava girmeden ‘’Sen ne doktorusun? ‘’ veya diş hekimliği ayrı bir bölüm olmasına […]
Yaşanan herhangi bir gün hiç yaşanmasaydı, her şey daha farklı olur muydu? Misal dün hiç yaşanmasaydı veyahut bundan yıllar önce bir gün hiç yaşanmasaydı yine aynı mıydı hayatınız? Kadere inanmak subjektif bir bakış açısı olarak görünebilir ancak hayatın akışı olarak farklı bir yerden durumu ele alabiliriz. Bütün malzemeleri özene bezene kesip, doğrayıp harika bir yemek […]
Herkesin ölmeden görmek isteyeceği bir yer vardır. Yoksa da henüz keşfetmemiştir… Benim için burası Norveç. “Soğuk Cennet” veyahut “Kuzeyin İncisi” denilen bu ülkenin lanse ettiği imajı bir görseniz aşık olmamak elde değil. O yüzden henüz kendi ülkenizi keşfetmediyseniz ileride belki yol arkadaşım olabilirsiniz! Norveç ”Soğuk Cennet” Ülkenin yönetim biçimi anayasal monarşi ve başkenti Oslo‘dur. 385,207 […]
Her kitap ayrı güzel, dünyasına girdikten sonra… Ama bazı başyapıtlar vardır, gerçekten okumak zevk verir. Okudukça içine düşer, yeni bir dünyanın kahramanı olursunuz. Herkes için değişebilecek bir liste… Daha iyisi varsa da ben okuduğum kadarını biliyorum ve bunlar şu an en iyisi! Daha birçok türde konuşulacak kitaplar olsa da üç ayrı türde üç başyapıt derledim, […]

İlgini Çekebilir

   Benim adım Ümran. Ümran Dakneş. Beş yaşındaydım. Ailemle Suriye’nin Halep kentinde, Esad rejimi yüzünden zor şartlar altında yaşarken Rusya’nın hava saldırıları sırasında evimizin yıkılması sonucu enkaz altında kaldım. Enkazdan çıkarıldığımda tenimin rengi toz yüzünden griydi. Kirpiklerime moloz yığını oturmuştu sanki. O kadar çok korkmuştum ki flaşlar her patladığında ürperiyordum. Fotoğraflarımı çekiyorlardı! Neden? Çünkü gözlerimden […]
Dede korkut hikayeleri 12 ve 14. yüzyıllar arasında Doğu Anadolu ve Azerbaycan’da yaşayan Oğuz boylarının günlük yaşamlarının olağanüstü olaylarla süslenmiş bir anlatımla anlatılan hikâyelerdir. Sonucunda halk hikâyelerden ders çıkarmıştır. Bir ön söz ve 13 hikâyeden oluşmaktadır. (13. hikâye olan “Salur Kazan’ın Yedi Başlı Ejderhayı Öldürmesi” son dönemlerde tespit edilmiştir.) 13 hikâyeden her birisi bir boy […]
Eternity And A Day (Sonsuzluk ve Bir Gün) Keder, ifade edilmemiş aşktır. Şairler sözleriyle yalnızca aşkı değil, acıyı da büyütürler. Theodoros Angelopulos‘un yönetmenliğini yaptığı Eternity and A Day filminde,  Yunan bir şair olan Alexandros’un hikâyesi de şiirlerinde olduğu gibi acıyı büyütüyor. Alexandros ölümcül bir hastalığa yakalandığını öğrenir ve hastaneye gitmeden önce son bir günü kalmıştır. […]
Bugün konu ise Rönesans’ın baş karakterlerinden Michelangelo. Ben bu konuya öncelikle Sistine Şapeli’nden giriş yapmak istiyorum. Evet Sistine Şapeli’nin şu anda tavanlarını süsleyen olağanüstü resimler Michelangelo’ya ait. Ben de buradan yola çıkarak araştırmaya başladım. 1500’lu yıllarda o zamanın Papa’sı II. Julius tarafından Michelangelo’ya yaptırılan bu resimlerin birazından bahsetmek istedim. Papa bu resimleri ilk gördüğünde Michelangelo’ya […]

Giriş

Bublogta'ya Hoş Geldin

Hadi birlikte içeriyi keşfedelim.
Neredeyse Bitti
Son olarak senden birkaç bilgi isteyeceğiz.