fbpx

Askerler kollarıma girmiş bir şekilde beni yavaş adımlarla kürsüye doğru götürüyorlardı. Meydan, alabileceğinden de fazla insan almayı başarmıştı. Herkes küfürler ediyor, aklına gelen ne kadar hakaret varsa bana doğru savuruyordu. Hepsi beni suçlu olarak görüyor fakat hepsi de bana yapılacak olan cinayeti izlemeye gelmişti. Onların gözünde bir canavardım ve bu canavarın ölümünü görmek onları mutlu edecekti. Nasıl ki Ortaçağ’da cadıları yakıyorlarsa beni de burada büyücü diye yakacaklardı. Cadı avı daha yeni başlıyordu fakat hiç kimse bunun farkında değildi.
Kahverengi elbiseli, kolunda kırmızı bir şerit bulunan adam kürsüye doğru hırslı adımlarla ilerliyordu. Koyunları görmüş bir kurt kadar hırslı adımlarla ilerliyordu. Buradan nefessiz olarak çıkacak kişi benim diye avı da herkes ben sanıyor. Ben buradan nefessiz çıkacağım fakat geriye kalan herkes akılsız olarak çıkacak. Ben burada yaşama kavuşacağım onlarsa ölecek olanlar.
Adam kürsüye çıkar çıkmaz hızlı bir manevra ile halka döndü ve sağ elini havaya doğru kaldırarak selam verdi, halkın tamamı onu taklit ederek aynı şekilde selam verdi. Halkın bu aralar yaptığı tek şey buydu, sadece taklit ediyorlardı çünkü bu halkın düşünceleri artık ona emanetti ve bu adam emanete sahip çıkacak son kişiydi. Bu halk yılana sarılmıştı ve bırakmak da istemiyordu çünkü yılan, yılandı ama onları sokmadığı sürece kimi soktuğunun bir önemi yoktu. Belki onları da soksa yine kimi soktuğunun bir önemi olmayacaktı.
Birkaç basamak çıktıktan sonra beni bir duvarın karşısına getirdiler. Herkes beni her açıdan görebiliyordu. Adam beni işaret ederek yaptığım hainlikleri teker teker sayıyordu. Haklıydı, ihanet etmiştim, ben bir haindim ancak ben kendimden daha büyük bir haini durdurmak için ihanet ettim. Ben pek çok şeye ihanet etmiş olabilirim fakat o hainlerin aksine bu halka asla ihanet etmedim.
Dört tane asker karşıma geçti ve omuzlarındaki tüfeği önlerine koydular. Yanlarındaki komutan, bütün meydanı inleten sesiyle bağırdı: “Nişan al!” fakat adam komutana durmasını söyledi. Bir maymun gibi el kol hareketleri yaparak başımı eğdirmek için emir verdi. Askerlerden birisi yanıma geldi ve tüfeğinin dipçiğini kafama geçirdi fakat başımı eğmedim, bir daha geçirdi ve yere devrildim. Gözlerim iyice ağırlaştı, daha fazla dayanamadım ve kendimi bıraktım.
Gözlerimi bir odanın içerisinde açtım, yatağın üzerinde yatıyordum. Yavaşça başımı kaldırdım, üzerimde hastane elbiseleri vardı fakat bulunduğum yer son derece lüks bir binaydı. Yataktan kalktım, karşımda bir masa vardı, parmak uçlarımda masaya doğru ilerledim. Masanın üzerinde bir kağıt vardı, kağıdın üstünde de bir silah, silahın ucundan mürekkep damlıyordu. Silahı elime aldım ve doğruca odanın kapısına yöneldim. Dışarı çıktığımda upuzun bir koridorla karşı karşıya kaldım. Koridor baştan sona kırmızı halılarla döşeliydi ve loş bir ışıkla aydınlatılıyordu. Duvarlar o kadar beyazdı ki bu kadar beyaz olması insanın gözüne süslü görünüyordu. Pencereden dışarıyı kontrol ettim, hava kararmıştı, bahçenin önü baştan sona asker doluydu, bulunduğum yer çok iyi korunuyordu, burada mutlaka önemli bir şeyler olmalıydı.
Koridorda yürümeye başladım, karşımdaki koridor dümdüzdü, hiçbir şekilde sağa veya sola ayrılmıyordu, sadece karşıya yürüyebiliyordum, ben de bunu yaptım. Koridorun sonunda bir kapı belirdi, kapı daha önce hiç görmediğim kadar rahatsız ediciydi, kapının şeklinde bir sorun yoktu sadece rahatsız edici hissettiriyordu. Bütün dikkatimi odakladım ve elimdeki silahı kapıya doğrultarak sakin bir şekilde kapıyı araladım. Kapının arkasında o vardı. İçeriye girdiğimde adam bana doğru bakıyordu. Elimdeki silahı gördü ama hiçbir şey yapmadı. Bir sandalye çekti ve karşıma oturdu. “Ne istiyorsun?” diye sordu. Ona sadece tek bir şey istediğimi söyledim, bana ne olduğunu sordu, “Adalet!” diye haykırdım suratına. Bana istediğimi verebileceğini söyledi. Haklıydı, verecekti. Daha doğrusu ben ondan alacaktım çünkü adaleti sağlamanın tek yolu kafasında kocaman bir delik açmaktı. Silahın horozunu indirdim ve silahı kafasına dayadım fakat karşımda o kadar sakin, o kadar soğuk duruyordu ki insanı gerçekten deli ediyordu. Sanki onu vurmak hiçbir şeyi değiştirmeyecek gibiydi. Kahkaha atarak “Beni öldürmek gerçekten adalet mi?” diye sordu. Bu soru o kadar net bir cevaba sahipti ki düşünmeye bile değmezdi. “Seni öldürmeyeceğim, bizim kurşunumuz iyilere zarar vermez ama şeytanların maskesini düşürür.” diyerek karşılık verdim ve tetiği çektim. Vücudu bir anda yere doğru akmaya başladı, geriye sadece gerçek yüzü kaldı, geriye sadece kıpkırmızı bir şeytan kaldı. Bana doğru yaklaştı ve “İşe yaramayacak.” diyerek boynuma bir bıçak sapladı. Yere devrildim, gözlerim ağırlaşmaya başladı, karşı koymadım.
Uyandığımda yerde yatıyordum, karşımdaki askerler bana doğru silahlarını doğrultmuşlardı. Yanımdaki asker beni yakamdan tutarak ayağa kaldırdı ve karşıma geçti. Başımı kaldırdım ve kürsüye doğru baktım, şeytan oradaydı ve konuşmaya devam ediyordu. Haklıydı, işe yaramamıştı, şeytan olduğunu ortaya çıkarmıştım ama kimse bununla ilgilenmiyordu. İnsanlar onun şeytan olduğunu artık biliyordu ama değişen hiçbir şey yoktu çünkü insanlar onun şeytan olup olmamasıyla ilgilenmiyordu.
Şeytan suçlarımı saymaya başladı, “Lideri ifşa etmek, liderin gizli bilgilerini sızdırmak, devletin gizli bilgilerini sızdırmak ve karşı görüşte propagandalar yazmak.”
Saydığı her suçtan şeref duydum, kafamın içinden “Resmen kurşuna dizmişim şuna bak!” diye geçiriyor ve keyif oluyordum. Benim kurşunum iyileri öldürmez fakat onunki sadece iyileri öldürür. Buna hepimiz bir kez daha şahit olmak üzereydik.
Komutan “Nişan al!” emrini tekrarladı, yüzümde bir gülümseme belirdi, şeytan bana bakıyordu ve onu daha önce bu kadar öfkeli görmemiştim. “Ateş et!”

Alperen Özdemir içeriklerini beğendin mi? Sosyal medyada takip edin!
Abonelik
Bildir
guest
0 Yorumlar
Satır içi yorumlar
Tüm yorumları görüntüleyin
Alperen Özdemir içeriklerini beğendin mi? Sosyal medyada takip edin!

Okuyucuların Beğendiği İçerikler

Birçok kişinin ‘’zor ama maaşı iyi, garanti meslek gibi’’ düşünceleriyle ün kazanmış bir bölüm olan tıp fakültesini size en ince detaylarıyla aktaracağım. Öncelikle fakülteye gelmeden önce kendinizi ilk gün yapılacak çaylak şakasına ve ileri zamanlarda daha siz TUS isimli bölüm seçmenize yarayan sınava girmeden ‘’Sen ne doktorusun? ‘’ veya diş hekimliği ayrı bir bölüm olmasına […]
Yaşanan herhangi bir gün hiç yaşanmasaydı, her şey daha farklı olur muydu? Misal dün hiç yaşanmasaydı veyahut bundan yıllar önce bir gün hiç yaşanmasaydı yine aynı mıydı hayatınız? Kadere inanmak subjektif bir bakış açısı olarak görünebilir ancak hayatın akışı olarak farklı bir yerden durumu ele alabiliriz. Bütün malzemeleri özene bezene kesip, doğrayıp harika bir yemek […]
Herkesin ölmeden görmek isteyeceği bir yer vardır. Yoksa da henüz keşfetmemiştir… Benim için burası Norveç. “Soğuk Cennet” veyahut “Kuzeyin İncisi” denilen bu ülkenin lanse ettiği imajı bir görseniz aşık olmamak elde değil. O yüzden henüz kendi ülkenizi keşfetmediyseniz ileride belki yol arkadaşım olabilirsiniz! Norveç ”Soğuk Cennet” Ülkenin yönetim biçimi anayasal monarşi ve başkenti Oslo‘dur. 385,207 […]
Her kitap ayrı güzel, dünyasına girdikten sonra… Ama bazı başyapıtlar vardır, gerçekten okumak zevk verir. Okudukça içine düşer, yeni bir dünyanın kahramanı olursunuz. Herkes için değişebilecek bir liste… Daha iyisi varsa da ben okuduğum kadarını biliyorum ve bunlar şu an en iyisi! Daha birçok türde konuşulacak kitaplar olsa da üç ayrı türde üç başyapıt derledim, […]

İlgini Çekebilir

   Benim adım Ümran. Ümran Dakneş. Beş yaşındaydım. Ailemle Suriye’nin Halep kentinde, Esad rejimi yüzünden zor şartlar altında yaşarken Rusya’nın hava saldırıları sırasında evimizin yıkılması sonucu enkaz altında kaldım. Enkazdan çıkarıldığımda tenimin rengi toz yüzünden griydi. Kirpiklerime moloz yığını oturmuştu sanki. O kadar çok korkmuştum ki flaşlar her patladığında ürperiyordum. Fotoğraflarımı çekiyorlardı! Neden? Çünkü gözlerimden […]
Dede korkut hikayeleri 12 ve 14. yüzyıllar arasında Doğu Anadolu ve Azerbaycan’da yaşayan Oğuz boylarının günlük yaşamlarının olağanüstü olaylarla süslenmiş bir anlatımla anlatılan hikâyelerdir. Sonucunda halk hikâyelerden ders çıkarmıştır. Bir ön söz ve 13 hikâyeden oluşmaktadır. (13. hikâye olan “Salur Kazan’ın Yedi Başlı Ejderhayı Öldürmesi” son dönemlerde tespit edilmiştir.) 13 hikâyeden her birisi bir boy […]
Eternity And A Day (Sonsuzluk ve Bir Gün) Keder, ifade edilmemiş aşktır. Şairler sözleriyle yalnızca aşkı değil, acıyı da büyütürler. Theodoros Angelopulos‘un yönetmenliğini yaptığı Eternity and A Day filminde,  Yunan bir şair olan Alexandros’un hikâyesi de şiirlerinde olduğu gibi acıyı büyütüyor. Alexandros ölümcül bir hastalığa yakalandığını öğrenir ve hastaneye gitmeden önce son bir günü kalmıştır. […]
Bugün konu ise Rönesans’ın baş karakterlerinden Michelangelo. Ben bu konuya öncelikle Sistine Şapeli’nden giriş yapmak istiyorum. Evet Sistine Şapeli’nin şu anda tavanlarını süsleyen olağanüstü resimler Michelangelo’ya ait. Ben de buradan yola çıkarak araştırmaya başladım. 1500’lu yıllarda o zamanın Papa’sı II. Julius tarafından Michelangelo’ya yaptırılan bu resimlerin birazından bahsetmek istedim. Papa bu resimleri ilk gördüğünde Michelangelo’ya […]

Giriş

Bublogta'ya Hoş Geldin

Hadi birlikte içeriyi keşfedelim.
Neredeyse Bitti
Son olarak senden birkaç bilgi isteyeceğiz.