Yerin dibine girmek. Bunu gerçek anlamıyla yaşamak, ne acı… Bazı anlar keşke diyorum, keşke hiç yaşanmasa bu… Şu an burada olmasam keşke; lanet olsun kafama, konuşamıyorum, boğazıma düğümlendi bütün hayatım… Tamam siz hepiniz haklısınız! Lütfen bana bu duyguyu daha fazla yaşatmayın… İşte tam da bu andayım. Karşımda bir fodul ama öylesine konuşuyor ki bütün diyeceklerim boğazıma düğümleniyor. Ağzımı açacak olsam, sanki beni benden iyi tanıyormuş gibi konuşuyor. Ne yaptım ki ben, sadece… Ne yapmıştım ki ben? Suskunluk yalnızca karakterimden sebep aslında, haklıyım ama konuşamıyorum. Öylesine tırstım ki ağlamak istiyorum inanın. Oysa haklıyım ben, benim hiçbir suçum yok. Okula gitmem gerekir benim, doğru değil mi bu? Ben 15 yaşında isem, benim şu an okul okumam gerekir değil mi? Veyahut alışveriş mi yapmalıyım, 15 yaşındakiler ne yapar acaba? Belki arkadaşlarımla dışarı çıkabilirim, ah doğru arkadaşlarım olmalı… Benim suçum o halde burada doğmak olmalı, yanlış coğrafyada doğmuş olmalıyım! Belki kilometreler ötede bir yerde doğsaydım ya da hayat orada da aynı mıdır ki? Bilemiyorum, gözümün gördüğü kadarına aşinayım yalnız… O da yaşadığım kasabadan ötesi değil ama her yer böyle değil biliyorum… Hava kararınca, herkes yattığında bazı hikayeler duyuyorum. Öyle tanıdık ki bu hikayeler ama aslında ilk defa duyuyorum bir çoğunu. Benim hayatta kalabilmek için düşlerimde kurduğum dünyaya çok benziyor… Belki de bu yüzden, bazen inanmak istemiyorum bu hikayelerin gerçek olduğuna. Çünkü hikaye, hikayedir işte… Ne bileyim doğru olamaz değil mi, olabilir mi acaba?

Hayatımda bir kez olsun susmak istememiştim, belki de budur suçum… Barlas diye biri var burada, o abiyi çok dövdüler… Burada herkes çok sever onu ya da sevgi doğru sözcük mü bilmiyorum. Ama o güzel bir yerden gelmiş, geceleyin anlatır sessizce, 48 kişi sesli nefes bile almaz o odanın içinde. Sırf onu duyabilmek için… Şimdi onu dövüyorlardı da kimse bakmıyordu. Ben seslere dayanamayıp bir dönüp bakayım dedim, üzgünüm susmamak demiştim değil mi? Hayır yine sustum ben, konuşamadım. Ama bakışım yetmişti, insan bakışlarıyla da konuşurmuş bazen, Barlas abi anlatmıştı bir gece. Acaba yanlışlıkla onu mu yapmıştım? Ben yapmadıysam da üniformalı korkunç bir adam yapmıştı bunu. Sadece bir an için göz göze gelmiştik ve konuşuyordu işte! Gözlerinde sanki, ölüm vardı. Ölüm değil mi, ölüm ancak bu kadar korkunç bakabilirdi çünkü… Öyle titredim ki korkudan, üzerine çullandıkları Barlas abiden uzaklaşıp yanıma yanaşmaya başlamışlardı. Ben o an farkında değildim, korku duygusuyla elimdeki kovayı kuyuya düşürmüşüm. Evet, ben su çekiyordum değil mi? Unutmuşum ne yapayım… Başıma gelip korkunç şekilde bağırmaya başlamışlardı. Ne olmuştu şimdi, herkes bakıyordu. Az önce Barlas abiye bakan olmamıştı, şimdi bana neden herkes bakıyordu. Acaba bu kötü bir şey miydi bilmiyorum. Belki de iyi bir şeydi, çünkü ben 15 yaşındaydım, bir de kızdım. Sanırım bana daha kötü şeyler yapabilirlerdi. Evet belki de bundan bakıyorlardı, bu iyi niyet olmalı… Şimdi bağıra çağıra konuşuyorlardı, ben ne yapmıştım, bir de konuşamıyordum şimdi… ”Ne yaptım, ne yaptım?” diye bağırmak istiyordum, yaptığım tek şey titremek olmuştu. Vücuduma bile hakimiyetim yoktu, korkudandı bu biliyorum ama titremek istemiyordum. Ya da… Korkmak istemiyordum ki ben!

Ben, altıma kaçırmıştım. Bu korkuya verdiğim bir refleks olmalıydı, bazı geceler Barlas abi komik hikayeler anlattığında bundan bahsederdi. Bu komik bir şey, yani altıma kaçırmıştım işte… Yine Barlas abinin geldiği yerde öğrendiği bir cümle vardı, bana da öğretmişti bunu. Ben o andayım işte, yerin dibine battım. Bu kötü bir şeydi, biliyorum. Komik ve kötü bir haldeydim ancak kimse gülmüyordu, bu beni rahatlatmıştı sanırım. Karşımdaki korkunç 4 surat ise gülmeye başlamıştı ancak bu çok sürmedi… Belki benim ağlamamdan, belki ayaklarımın bedenimi taşıyamamasından ve yere düşmemden… Bilemiyorum, belki de herkesin işini bırakıp bu 4 iğrenç insana kötü şekilde bakmalarından da olabilir… Gözler gerçekten konuşabiliyor olmalı, ne harika bir şey bu… Gerçi garip bir denklem, 4 kişi bakışlarından korkmuştu bu kalabalığın, uzaklaşmışlardı. Şimdi başıma üşüşüp beni rahatlatmaya çalışan bir kaç kişi vardı. Bense yerde yatmış, biraz ilerideki Barlas abiye bakıyordum. Üstü başı kan içindeydi fakat gülüyordu. Biliyordum bunu! ”Eccedentesiast” dedim ağzımı oynatarak, kafasını salladı… Bu, acısını gülümsemenin ardına saklayan insanlar için kullanılıyor, bunu da öğretmişti bana… Onun geldiği yerde de böyle insanlar olmalı o halde? Demek bu duygu böyle bir şeymiş, eğer bu dünyanın her yerinde var ise… O halde düşlediğim ütopya yine yalnız bana ait olmalı! Meğer dünyanın her yerinde acı varmış…

Doğruldum, zaten başımda da kimse kalmamıştı. Biri bağırmıştı arkadan ”Toplanmayın! Şimdi üzerimize kurşun yağdıracaklar! Bırakın kızcağızı! Toplanmayın, olmaz, olmaz!”… Fısıltı mıydı bu, öyleydi sanırım. Ancak hiç ses yoktu, burada söylenen her sözü herkes işitebilirdi… Barlas abi de yok olmuştu ortalıktan, sanırsam işçi evine gitmiş olmalıydı. Kimse yokken ortalıkta, belki de üzerini siliyor olmalıydı. Yanına gitmeli miyim? Bilemiyorum, bu duygu garip… Birkaç kez hissettim aslında bu duyguyu, bahsetmişti bundan Barlas abi… Acıma duygusu olmalı bu ama bu kötü bir şey değil miydi? Çünkü bana kimsenin kimseden üstün olmadığını da söylemişti. Acıma duygusu ise, kendini birinden üstün görmeye yakın bir duyguymuş. O halde ben de bir fodul mu olacağım bu durumda! Oysa biz Barlas abiyle üniformalı olanlara takmıştık bu ismi… Ben onlardan değildim ki, olamazdım! Ama onu görmeyi istiyorum, bence bu acıma olmamalı. Bu, belki de yardım duygusu olmalı. Bilemiyorum, yardım bir eylem değil miydi? Yardımın duygu olduğuna bile emin değilim ancak ona yardım etmeliyim… Merak ediyorum, bu her zaman acıma duygusu olmamalı…

Kutu adını verdiğimiz yere girdim, buraya kutu diyorduk çünkü dümdüz bir yer ve dört duvar, bir çatıdan oluşuyordu. Ayrıca yerde yan yana serili, arada hiç boşluk olmayan 50 tane çarşaf vardı, işte biz burada uyuyorduk. Kutuda uyuyorduk, burada yalnızca küçücük bir cam vardı. İşte bu bizi güldürürdü bazen, çünkü bu acıma duygusuyla yapılmış! Biraz gün ışığına izin vermiş fodullar! Ve acıma duygusu komik bir şey olmalıydı ama şimdi hissettiğim bu ise komik değildi, hiç… Barlas abi en köşeye sinmiş oturuyordu. Yanına gidip çömeldim. ”İyi misin? Neden sana böyle davrandılar, suç mu işledin?” Söylediğime gülmüştü… ”Hayır, canları istedi herhalde…” Öyle garip konuşuyor ve bakıyordu ki. Aslında sadece bakışı garipti… Konuşmak, nereden ele aldığına göre değişebilir aslında, bunu da kendisi öğretmişti bana… Ancak bakışlar konuşurken tüm ağızlar susarmış… Ve onun bakışı çok acıklıydı, acı çekiyor gibiydi. Şimdi bir kez daha anlıyordum, haklıydı. Gözler ağızdan daha çok konuşabilirdi. Çünkü dudakları gülüyordu ancak gözlerinde acı vardı. Ve bunu bana öğretmemişti ama biliyordum, gözlerine inanmalıydım. Dudakları değil gözleri yansıtıyordu onu ve o acı içindeydi.

“Barlas abi, biz şimdi buradayız ya hani…” Söyleyeceğim şeyi çok iyi biliyordum ama yine de devam etmem için bir onay işareti beklemiştim. Çünkü bu böyle olmalı değil mi, yani o acı içinde ve ben… Onun deyişiyle kafa ütülememeliyim. Gözlerini bir kez ağır şekilde kırptığında, bunu onay verdiği şeklinde yorumlamıştım. “Aslında burada olmayabilir miyiz?” Sorduğum soru ona ne denli saçma gelmişse uzun süre gülmüştü. Ben de farkında olmadan gülmüştüm, evet insan bazen birilerinden etkilenebilirdi. Bunu öğretmişti bana, ağlayan birini görünce bazen gözümüz dolabiliyormuş, gülen birine katılabilirmişiz bazen… “Ah küçüğüm, bazen seni neden anlayamıyorum? Oysa bildiklerini de ben öğretiyorum değil mi?” Yaslandığım duvarda başım ona çevrili, gözlerim de gözlerindeydi. Omzuna başımı koyduğumda canı yanmış olacak ki ”Ah, of!” etti, ama yine de taş duvardan daha rahattı ve kalkmak da istememiştim. “Yani demek istediğim, mesela kapat gözlerini şimdi… Kapattın değil mi? Bak ben de kapatıyorum…” Doğrulup baktığımda gözünü kapamıştı, başımı yeniden omzuna koyup ben de gözlerimi kapattım. Acı içindeydi, sadece fiziksel olarak değil. Bana öğrettiği bir kelime vardı; dilhun. O şimdi tam da dilhundu… Ve ben böyle anlarımda düşlediğim dünyama kaçardım, şimdi onu da götürmem belki de daha iyi hissettirecekti…

“Gökyüzünü görüyor musun; ne hoş, ne eşsiz değil mi? Umarım kumların sıcaklığı sırtını fazla yakmıyordur… Zaten arada bir gelen dalga ayaklarımıza vuruyor ya, bu beni ferahlatıyor. Seni de ferahlatıyordur değil mi? Bak doğrul biraz, çok gömüldük kuma… Görüyor musun şunu, bak deniz parlıyor! Sanki üzerinde kristaller var değil mi? Bir de şuraya bak… Sanırım burayı öğretmiştin bana, ufuk çizgisi miydi? Hani uçsuz bucaksız deniz, bak sonunu göremiyoruz ya, orası işte! Ne güzel..”

deniz aac8ccd9

“Gökyüzü kırmızıya boyanmış, saat 8’den sonrası… İlk defa burada taş zeminde yatmıyoruz Barlas abi! Başımızda bekleyen üniformalılar yok, istediğimiz saatte uyuyabildiğimiz bir dünyadayız abi… Bizi burada elinde silahlarla toplayıp işçi kamplarına götüren insanlar yok, güneşin batışını izleyebiliriz… Aklıma daha başka gelmiyor, böyle bir düşüm var benim. Senin hep anlattığın yerler var ya, eskiden yaşadığın yerler… İşte oralar bunlar, seni dinlerken uyuyakaldığım için olmalı; rüyalarımda da görmüştüm biliyor musun! İşte biz oradayız şu anda. Bak bunu diyordum. Birazdan gelecek yaka paça çıkaracak fodulların korkusunu hala hissediyor musun? Şu anda biz yalnızca sıcak bir yaz günündeyiz Barlas abi, saçmalama!” Halen düşlerimde dolanıyordum, arada bir de konuşuyordum öyle. Beraber bir gezintiye çıkmıştık Barlas abiyle… O beni hep kötü düşüncelerden uzaklaştırırdı, günün birinde buradan gideceğimizi de söylerdi. Bizim 50 kişilik bu tek odalı evde 48 kişi olmamızın sebebi olan bu insanların bir gün cezalarını çekeceklerini söylerdi. Çünkü can almak kimseye kalmıyormuş. Bu bir ceza dahi olamazmış hatta, ancak burada böyle bir durum yok…

Barlas abi bana öğretmişti. ”Bazı kelimeler var.” demişti, çok iyi anımsıyorum, o gün iki kişinin aramızdan ayrıldığı gündü çünkü. Hak, adalet, özgürlük… Özgürlüğün en önemlisi olduğunu biliyorum. Hatta hepimiz özgürüz esasında, kafamızın içinde. Ancak bu, her yerde böyle değilmiş… Gerçekten özgürce konuşabildiğimiz yerler varmış. Acaba nasıldır ki? Özgürlük ne garip kelime, acaba hiç tadabilecek miyim hissettirdiklerini… Burada özgürlük insanın kafasının içinde sınırlıymış, öyle diyor Barlas abi… Daha fazlası da olabilir mi yani? Bilmiyorum ki ben 15 yaşındayım, 15 yıldır da buradayım… Bilmiyorum, bilmiyorum… Biraz düşlerde yüzüyordum, biraz içim ferahlamıştı. Yorgun bedenim, günün bu saatinde gelen tatlı uykuya hayır demeyi reddetmiş olmalıydı. Ama uyandım. Uyandım işte, çok korkunç bir sesle uyandım. Çok korkunç bir görüntüye uyandım. Ben buna şahit olmalı mıydım bilmiyorum… Barlas abi olmamam gerektiğini düşünürdü, o zaten gece herkes uyuyunca bana çok şey öğretirdi. Bir gün buradan gideceğimizi söylerdi hep, şimdi ne olmuştu? Acaba bizi dinlemiş, kızmışlar mıydı bize? Ütopyamdan ayrılıp gözlerimi açtığımda gördüğüm son görüntünün gözlerim kapalıyken olmasını çok istemiştim… Çünkü şimdi üzerim kandı, doğrulduğumda Barlas abinin kafası omzuma düşmüştü. Ona ne yapmışlardı? Uyandığım korkunç ses, karşımdaki fodulun elindeki tabancadan gelmiş olmalıydı. Ve sanırım şimdi ikinci kez duyacaktım. Tabancanın yalnızca önünü görüyordum, bunun beni böylesine korkutması normal miydi? Gözlerimi kapattım tekrar.

Gözlerimi kapattım, yanımda bir üniformalı vardı ancak gözlerimi isteyerek kapattım. Öldürürken bile onun isteğiyle göz kapaklarımın düşmesini yediremedim, kendim kapattım gözlerimi. Bir kez olsun kendim istemiştim, ve yapmıştım. Şimdi ben özgür olmalıyım, değil mi? Okulda değilim, alışveriş yapmıyorum tamam ama bu duygu güzel işte! İstedim ve yaptım, şimdi belki de Barlas abinin yanına gidiyorum… Umarım bahsettiği gibi güzel bir yerdir cennet, öyle olmalı… Öyle değil mi? Gözlerim kapalıydı ama ilk defa etraf karanlık değil! Etraf yalnız beyaz, bembeyaz! Ölüm korkunçtu, böyle demişti Barlas abi. Ama ölüm, güzeldi. Yaşamak, ölmekten beter miydi yani? Neye inanacağımı bilmiyorum, ikinci kez bir ses daha geldi. Gözlerim kapalıydı, dudaklarım gülüyordu. Çünkü son kez bana bakarken güldüğümü görsünler, gözlerim kapalı neticede… Benim de bir eccedentesiast olduğumu anlamazlar değil mi? Evet bende öyleyim, şimdi anlıyorum. Bilhassa Barlas abi ilk kez yanılmıştı! Yaşam karanlık, ölüm beyazdı… Ya da belki, ölüm yaşamdan çok daha gerçekti.

Zeynep Yavuz içeriklerini beğendin mi? Sosyal medyada takip edin!
Abonelik
Bildir
guest
2 Yorumlar
Eskiler
Yeniler En çok oylananlar
Satır içi yorumlar
Tüm yorumları görüntüleyin
Zeynep Yavuz içeriklerini beğendin mi? Sosyal medyada takip edin!

Okuyucuların Beğendiği İçerikler

Birçok kişinin ‘’zor ama maaşı iyi, garanti meslek gibi’’ düşünceleriyle ün kazanmış bir bölüm olan tıp fakültesini size en ince detaylarıyla aktaracağım. Öncelikle fakülteye gelmeden önce kendinizi ilk gün yapılacak çaylak şakasına ve ileri zamanlarda daha siz TUS isimli bölüm seçmenize yarayan sınava girmeden ‘’Sen ne doktorusun? ‘’ veya diş hekimliği ayrı bir bölüm olmasına […]
Yaşanan herhangi bir gün hiç yaşanmasaydı, her şey daha farklı olur muydu? Misal dün hiç yaşanmasaydı veyahut bundan yıllar önce bir gün hiç yaşanmasaydı yine aynı mıydı hayatınız? Kadere inanmak subjektif bir bakış açısı olarak görünebilir ancak hayatın akışı olarak farklı bir yerden durumu ele alabiliriz. Bütün malzemeleri özene bezene kesip, doğrayıp harika bir yemek […]
Herkesin ölmeden görmek isteyeceği bir yer vardır. Yoksa da henüz keşfetmemiştir… Benim için burası Norveç. “Soğuk Cennet” veyahut “Kuzeyin İncisi” denilen bu ülkenin lanse ettiği imajı bir görseniz aşık olmamak elde değil. O yüzden henüz kendi ülkenizi keşfetmediyseniz ileride belki yol arkadaşım olabilirsiniz! Norveç ”Soğuk Cennet” Ülkenin yönetim biçimi anayasal monarşi ve başkenti Oslo‘dur. 385,207 […]
Her kitap ayrı güzel, dünyasına girdikten sonra… Ama bazı başyapıtlar vardır, gerçekten okumak zevk verir. Okudukça içine düşer, yeni bir dünyanın kahramanı olursunuz. Herkes için değişebilecek bir liste… Daha iyisi varsa da ben okuduğum kadarını biliyorum ve bunlar şu an en iyisi! Daha birçok türde konuşulacak kitaplar olsa da üç ayrı türde üç başyapıt derledim, […]

İlgini Çekebilir

Bugünkü konumuz aşk konulu filmler. Birçoğumuz ki özellikle kadınların tercih ettiği bir konu olan aşk filmleri hakkında ufak bir liste yaptım. Konuya ilgili olan kişiler bu listedeki filmleri çoğu kez izlemiş ve repliklerine kadar ezberlemişlerdir diye düşünüyorum. Ben yine de bu konu hakkında fikir sahibi olmak isteyenler veya arada duygusal çöküşüşe giren herkesin izleyebileceği filmleri […]
Kitle iletişim araçlarının toplumsal bilinci şekillendirdiği aşikâr. Bu bağlamda, bir kitle iletişim aracı olan sinema da toplumsal ve kültürel yapıyla ilgili gerçekleri kullanıyor ve aynı zamanda bu yapıları yeniden şekillendiriyor. Haz ve gerçeklik arasındaki ilişkiye dayanan sinemada, görülen her objenin temsil ettiği bir duygu ya da anlam bulunuyor. Bunun yanında sinema ve toplum arasında, sinema […]
Birçok kişinin ”Kadınların savaşta yeri yoktur.” söylemlerine kaşlarımı çattığımı, tarihte birçok kadın kahramanın yer aldığını ve bu isimlerin bilinmesi gerektiğini savunarak, kendi gücümüzün farkına vardığımızda, sınırlarımızı korumanın cinsiyet gözetmeksizin vatana karşı yapılan bir görev bilinci olduğunu ayrıca belirtmekten çekinmediğimi söylemeliyim. Sizlere, II. Dünya Savaşı’nın şiddetli olduğu yıllarda cephede ağır kayıplar yaşanırken tam da bu sebeple […]
Lumiere Kardeşler’in on dokuzuncu yüzyılda temelini atmaya başladığı ve günümüzdeki “bir eğlence aracı” , “bir kaçış ortamı”, “bir düş fabrikası” olarak nitelendirdikleri yeni “dil”; aynı zamanlarda Freud Breuer’in “Histeri Üzerine Çalışmaları” eserinin ortaya çıkmasıyla yeni bir başlangıcın ilk sayfalarını oluşturmuştur. İki farklı üslup ve yansıtma yöntemlerine rağmen, “düşünen ve sorgulayan, ilkel olmayan, canlının kendi hakkındaki […]

Giriş

Bublogta'ya Hoş Geldin

Hadi birlikte içeriyi keşfedelim.
Neredeyse Bitti
Son olarak senden birkaç bilgi isteyeceğiz.