fbpx

Öykü ve romanlarıyla çağdaş yazarlar arasında ön plana çıkan Ayfer Tunç’un “Aziz Bey Hadisesi” isimli öykü kitabını Yapı Kredi Yayınları’ndan sonra 2006 yılında Can Yayınları basmıştır. Can Yayınları bu basımında Ayfer Tunç’un sadece Aziz Bey Hadisesi hikâyesine değil, beş hikâyesine daha yer vermiştir. Bu hikâyeler şunlardır: Kadın Hikâyeleri Yüzünden, Soğuk Geçen Bir Kış, Kar Yolcusu, Mikail’in Kalbi Durdu, Kırmızı Azap. Hikâye kitabı olmasından kaynaklı tam bir konudan bahsedememekle birlikte kitabın içindeki Kadın Hikâyeleri Yüzünden, Soğuk Geçen Bir Kış, Kar Yolcusu ve Mikail’in Kalbi Durdu hikâyeleri arasında “oyun” kelimesi üzerinden kurulan bir ilişki söz konusudur. Bu oyunlar karakterlerin kendilerini var edebilmek için buldukları bir yoldur.

          “Soğuk Geçen Bir Kış” isimli öykünün başkarakteri Semavi Bey’in iki oyunu vardır: Sevilmenin tadına varmanın yalnız kalamama korkusuna dönüşmesi nedeniyle eşinin yanından bir saat bile ayrılamaması ve babasından kalan antikaları satması. Bu oyunlardan ilki eşinin ölümüyle sonuçlanır ancak diğer oyun babasına olan nefretini somutlaştıran eşyaları teker teker satmasıyla devam eder. “Kar Yolcusu” isimli öykünün başkarakteri Eşber’in oyunu evinin bahçesine gelen kurtlara penceresinden ateş etmesidir. Eşber; bu oyunla karlı dağların arasında bulunan tren yolunun yakınındaki unutulduğu evde, öldürdüğü kurtların kanı karları nasıl boyuyorsa yalnızlığını da öyle boyamıştır. “Mikail’in Kalbi Durdu” isimli öyküde anlatıcı Semiramis isimli bir kadınla birliktedir ancak bu kadının sevgisini hak ettiğini düşünen ve kadına âşık olan Mikail durumdan rahatsızdır. Mikail anlatıcının karşısına çıkar, anlatıcıyla yüzleşme çabaları hesap edemediği aksilikler yüzünden komik duruma düşürür Mikail’i. Mikail daha sonra anlatıcının da keyif alacağı bir takip oyunu başlatır. Bu takip oyunuyla anlatıcı aradığı anlama yaklaşır, sıkıntısını dindirir. Semiramis’in ve Mikail’in hayatındaki konumuyla kendini var eder.

          Benim kitabın içinde en beğendiğim ise “Kadın Hikâyeleri Yüzünden” isimli öykü oldu. “Ya ölecektim ya eski yaralarımdan doğacaktım yeniden.” (Tunç, 2006, s.95) şeklinde etkili bir girişle başlar hikâye. Anlatıcının eski yaraları kadınlardır, fincandaki bir ruj izi kadar hayatında olabilmiş kadınlar. Anlatıcı kendine sahip olduğu şeyleri hatırlatır, mutlu olması için toplumun dayattığı gerekliliklere az çok sahiptir ama niçin bunların kendisini mutlu etmeye yetmediğini sorgulamaya başlar. Anlatıcı kendine dışarıdan bakar bu soruları sorarken bedeninden, içinde bulunduğu zamandan sıyrılır. Ayfer Tunç üslubuyla bu sıyrılmayı sakince gerçekleştirir, postmodernizmin yabancılaşma temasını anlatıcının sosyokültürel durumunu göz ardı etmeden hikâyeye sızdırır. Bu sıyrılmayı durduran ise anlatıcının gözünün iliştiği aynadır. Ayna, insana kendini hatırlatan, gerçekle yüzleştiren bir araç olarak imgelenmiştir. Ayna imgesinin verdiği rahatsızlıktan dükkânının raflarını tekrar tekrar düzenleyerek kurtulmak ister ama asıl oyun bu değildir. Asıl oyun yanındaki dükkânı satın alan Turcan’ı tanımasıyla başlar.

          Turcan yardım isteyerek teklifsizce bir arkadaşlık başlatır. Ayfer Tunç “…bir limon ekşiliği vardı ağzımda, konuşmaya kalksam buruş buruş çıkacaktı sanki kelimeler.” (Tunç, 2006, s.97) cümlesinde insanın uzun süre sessiz kaldıktan sonra konuşmak istediğinde sesinin çıkıp çıkmayacağından emin olamama durumunu limon ekşiliğine benzeterek başarılı bir şekilde aktarmıştır. Turcan ile anlatıcı arkadaşlık ederler bir süre. Turcan’ın hikâyelerindeki kadınlar anlatıcının hayalinde eşinden çok daha farklı beyaz, yumuşak tenli kadınlardır. Turcan’ın kadınlarla olan ilişkisi ve telefon konuşmaları anlatıcının kendini eksik hissetmesine neden olur. Turcan ve arkadaşlarıyla dışarı çıktıkları bir gece, eve döndüğünde oyunun ilk adımını atar anlatıcı. Olmadığı biri gibi davrandığı, yaşamadığı kadın hikâyelerini yaşıyormuş gibi yaptığı bir oyun. Eşinin endişelerini gördükçe zevk almaya başlar çünkü ona inanan birisi varsa yaşanılmış bir hikâye de vardır.

          Eşinin üzülmesi başlangıçta pişman olmasına neden olsa da vicdan neye alışırsa ona göre sızlar. Daha sonraları eşinin bu hâllerinden zevk duymaya başlar. Hayatında başka bir kadın varmış gibi davrandığı bu oyunun şiddetini her geçen gün arttırır. Bir kadın müşterisinin çantasından çaldığı ruju kendi dudaklarına sürer ve gömleğinin yakasını öper. Ayfer Tunç bu kısmı öyle anlatır ki gözünüzde bir film sahnesi gibi canlanır. Betimlemeler oldukça başarılıdır. Okuyucunun bir şeyleri anlayamayacağını düşünen ve betimlemelerde her ayrıntıya yer veren yazarlar gibi değildir. Anlatır ve inanır ki okuyucunun zihninde tamamlayacağı hâli de güzel olacaktır. Okuyucusuna güvenen bir yazardır Ayfer Tunç ve bu nedenle üslubu ağdalı değildir. Anlatıcı kendine bir kravat alır. Bir pavyonda bir kadınla çektirdiği fotoğrafla da bu oyunu iyice kızıştırır. Ayfer Tunç’un bu kitabındaki diğer hikâyelerde de olduğu gibi oyunla kendini var eder anlatıcı. Anlatıcı bilir ki insanı yaşıyor kılan bir hikâyesinin olmasıdır. Kendi yazdığı hikâyeyi oynar ve kendini yaşıyor kılar ancak bu oyun eşini yaşıyor kılmaz. Eşi intihar eder.

KAYNAKÇA

Tunç, A. (2006). Aziz Bey hadisesi. Can Yayınları.

Merve Pala içeriklerini beğendin mi? Sosyal medyada takip edin!
Abonelik
Bildir
guest
1 Yorum
Eskiler
Yeniler En çok oylananlar
Satır içi yorumlar
Tüm yorumları görüntüleyin
Merve Pala içeriklerini beğendin mi? Sosyal medyada takip edin!

Okuyucuların Beğendiği İçerikler

Birçok kişinin ‘’zor ama maaşı iyi, garanti meslek gibi’’ düşünceleriyle ün kazanmış bir bölüm olan tıp fakültesini size en ince detaylarıyla aktaracağım. Öncelikle fakülteye gelmeden önce kendinizi ilk gün yapılacak çaylak şakasına ve ileri zamanlarda daha siz TUS isimli bölüm seçmenize yarayan sınava girmeden ‘’Sen ne doktorusun? ‘’ veya diş hekimliği ayrı bir bölüm olmasına […]
Yaşanan herhangi bir gün hiç yaşanmasaydı, her şey daha farklı olur muydu? Misal dün hiç yaşanmasaydı veyahut bundan yıllar önce bir gün hiç yaşanmasaydı yine aynı mıydı hayatınız? Kadere inanmak subjektif bir bakış açısı olarak görünebilir ancak hayatın akışı olarak farklı bir yerden durumu ele alabiliriz. Bütün malzemeleri özene bezene kesip, doğrayıp harika bir yemek […]
Herkesin ölmeden görmek isteyeceği bir yer vardır. Yoksa da henüz keşfetmemiştir… Benim için burası Norveç. “Soğuk Cennet” veyahut “Kuzeyin İncisi” denilen bu ülkenin lanse ettiği imajı bir görseniz aşık olmamak elde değil. O yüzden henüz kendi ülkenizi keşfetmediyseniz ileride belki yol arkadaşım olabilirsiniz! Norveç ”Soğuk Cennet” Ülkenin yönetim biçimi anayasal monarşi ve başkenti Oslo‘dur. 385,207 […]
Her kitap ayrı güzel, dünyasına girdikten sonra… Ama bazı başyapıtlar vardır, gerçekten okumak zevk verir. Okudukça içine düşer, yeni bir dünyanın kahramanı olursunuz. Herkes için değişebilecek bir liste… Daha iyisi varsa da ben okuduğum kadarını biliyorum ve bunlar şu an en iyisi! Daha birçok türde konuşulacak kitaplar olsa da üç ayrı türde üç başyapıt derledim, […]

İlgini Çekebilir

   Benim adım Ümran. Ümran Dakneş. Beş yaşındaydım. Ailemle Suriye’nin Halep kentinde, Esad rejimi yüzünden zor şartlar altında yaşarken Rusya’nın hava saldırıları sırasında evimizin yıkılması sonucu enkaz altında kaldım. Enkazdan çıkarıldığımda tenimin rengi toz yüzünden griydi. Kirpiklerime moloz yığını oturmuştu sanki. O kadar çok korkmuştum ki flaşlar her patladığında ürperiyordum. Fotoğraflarımı çekiyorlardı! Neden? Çünkü gözlerimden […]
Dede korkut hikayeleri 12 ve 14. yüzyıllar arasında Doğu Anadolu ve Azerbaycan’da yaşayan Oğuz boylarının günlük yaşamlarının olağanüstü olaylarla süslenmiş bir anlatımla anlatılan hikâyelerdir. Sonucunda halk hikâyelerden ders çıkarmıştır. Bir ön söz ve 13 hikâyeden oluşmaktadır. (13. hikâye olan “Salur Kazan’ın Yedi Başlı Ejderhayı Öldürmesi” son dönemlerde tespit edilmiştir.) 13 hikâyeden her birisi bir boy […]
Eternity And A Day (Sonsuzluk ve Bir Gün) Keder, ifade edilmemiş aşktır. Şairler sözleriyle yalnızca aşkı değil, acıyı da büyütürler. Theodoros Angelopulos‘un yönetmenliğini yaptığı Eternity and A Day filminde,  Yunan bir şair olan Alexandros’un hikâyesi de şiirlerinde olduğu gibi acıyı büyütüyor. Alexandros ölümcül bir hastalığa yakalandığını öğrenir ve hastaneye gitmeden önce son bir günü kalmıştır. […]
Bugün konu ise Rönesans’ın baş karakterlerinden Michelangelo. Ben bu konuya öncelikle Sistine Şapeli’nden giriş yapmak istiyorum. Evet Sistine Şapeli’nin şu anda tavanlarını süsleyen olağanüstü resimler Michelangelo’ya ait. Ben de buradan yola çıkarak araştırmaya başladım. 1500’lu yıllarda o zamanın Papa’sı II. Julius tarafından Michelangelo’ya yaptırılan bu resimlerin birazından bahsetmek istedim. Papa bu resimleri ilk gördüğünde Michelangelo’ya […]

Giriş

Bublogta'ya Hoş Geldin

Hadi birlikte içeriyi keşfedelim.
Neredeyse Bitti
Son olarak senden birkaç bilgi isteyeceğiz.